İçeriğe geç

Truva-Çanakkale

Dokuz Ocak sabahı saat 10.00 da Akçay’dan yola çıktık. Günübirlikçiler olarak rotamızı Çanakkale’ye çevirdik.

Bu bir Çanakkale merkez gezi yazısıdır çünkü zamanımız olmadığından Gelibolu yarımadasını gezmek için daha sonra yeniden gideceğiz. Yol boyunca bize son zamanlarda olduğu gibi yine Adamlar’ın yeni albümü eşlik etti. Son albümleri bir başka olmuş özellikle “Dal” şarkısını dinlemenizi öneririm.
Çanakkale merkeze yirmi beş km kala önce Troya Antik Kentine uğradık. Burası UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan dokuz ayrı katmandan oluşan bir tarihi kent. İlk yerleşim katı Tunç Çağı’na denk gelirken son katmanlar Roma Dönemine ait. Kazıları hala devam etmekte olup tüm katmanlara ait yerleşim kalıntılarını görmek mümkün. Ayrıca antik kentten beş dakika önce Truya Müzesi var burayı da gezerek tarihi açısından çok fazla bilgi ediniliyor. Müze alt kattan başlayıp dönerek en üst katmana çıkan bir yapıda. Proje yarışmasında birinci olmuş aslında ikinci projede güzelmiş ama bir müze sever olarak yapıyı çok başarılı bulduk. Ayrıca dip not düşmem gerekirse antik kentin içerisinde çok fazla palamut ağacı bulunduğundan gezi boyunca size sevimli sincaplar eşik ediyor. Kim bilir belki Troyalıların ruhlarını taşıyorlardır.
Çanakkale merkeze geldiğimizde saat on iki buçuğa geliyordu. Yemek için daha önce araştırmalarımız üzere oranın meşhur Şirvan dönercesine gittik ama pazar günü olduğu için kapalıymış. Bu durum biraz üzdü çünkü hakkında enfes yorumlar okumuştum. Bir sonraki sefere hakkımızı saklayarak İskender Paşa Konağında karnımızı doyurduk. Yemek sonrası şehrin sokaklarında biraz dolaşıp Aynalı Çarşı’ya gittik. Burası eski küçük bir kapalı çarşı. Girişindeki karşılıklı asılı iki aynadan dolayı Aynalı çarşı olarak ünlenmiş. Buradan anahtar koleksiyonuma Çanakkale hatırası aldım. Sahilden doğru Deniz Müzesine vardık. Antik Kentte müze kartı geçiyordu ama burada kişi başı on üç lira verdik. Açık ve kapalı alanları olan bu müzede tarihi yelkenli gemiler, toplar ve diğer ağır silahlar sergileniyor. 1.Dünya savaşı Çanakkale savaşlarında başarı gösteren Nusret bakımda olduğundan onu göremedik. Bu müze Çimenlik kalesinin olduğu alanda yer aldığından kaleyi de gezdik. Çimenlik kalesi iç ve dış kaleden oluşuyor. Fatih Sultan Mehmet zamanında boğazın Asya tarafına dikilmiş. Boğazın diğer yakasında tam karşısında ise KilitBahir kalesi var. Karşılıklı bu iki kale boğazın savunucu rollerini üstlenmiş. Kanuni zamandı kale daha da güçlendirilmiş. Kalenin içerisinde Fatih ve Abdülaziz zamanlarında yapılmış kendi adlarıyla anılan iki cami bulunuyor. 18 Mart 1915 günü, İngiliz gemisi Queen Elizabeth’ten atılan ve kuzey sur duvarında açtığı 2 metrelik delik içinde patlamadan kalan top mermisi de hala düştüğü yerde görülüyor. Kalenin içerisinde topçu odasında kalenin hikayesi mini bir film şeklinde gösteriliyor ve sonrasında gezdiğimizde filminde etkisiyle gördüğümüz her şey daha anlamlı oldu. Müzeyi gezdikten sonra boğaza bakınca insan uzun süre bir durgunlaşıyor. Atatürk ve silah arkadaşlarına ve bu şehirde nefes alabiliyor olmamıza neden olan tüm herkese şükran borçluyuz. Sadece bu zaferin büyüklüğü karşısında bile minnettar olmamız gerekirken bazı insanları anlamak mümkün değil. Kim ne derse desin biz her daim izindeyiz.
Müzeden çıkınca sahilde Şakir’in yerinde kahvelerimizi içtik.

Sahile sıfır güzel bir yerdi ama çalışanlar için aynısını söylemeyeceğim çok fazla yoğunluktan diye düşünmek istiyorum. Ayrıca hava çok güzel olduğu için kış ayı olmasına rağmen baya kalabalıktı. Kahvelerimizi içtikten sonra Troy filminden sonra hediye edilen Truva atını görmeye gittik. At kordonda bulunuyor. Antik kentin girişindeki at ile bu atın arasındaki milyonlarca farkı bulmanız için iki fotoğrafı buraya bırakmak isterdim ama Antik kentteki atın fotoğrafını çekme zahmetinde bulunmadım. Bu atı hediye ettikleri için şanslıyız gerçekten bir film için ne güzel bir at yapmışlar. Filmi de dönünce yeniden izledik. Legolas’a ne kadar aşıksam Paris’i bir o kadar sevmiyorum. Hektor ile Aşil savaşmak yerine keşke beraber savaşabilselerdi o zaman daha farklı bir hikâye olurdu. Brad çok gençmişsin ah ah diyerek yazının asıl konusuna geri dönüyorum. Atla her turist gibi fotoğraf çekilip kordonda yürüdük. Daha önce yürürken ara sokakta gördüğümüz insanların kuyruk olduğu Berlin’de bubble waffle aldık. Buraya özgü bir şey olmadığı kesin ama gerçekten çok hafif ve tatlı bir hamuru var. Önümüzdeki sırada küpesi olan aşırı tatlı 4 5 yaşlarında bir çocuk vardı ve devamlı “domuz (donut) yiycem ben anne” diyordu. “Birinin arka taraftan çizgi filmlerdeki gibi küçük bir domuzcuk çıkarıp attığını düşünsenize” diye sesli düşündüm ve bunun üzerine çocuğun annesiyle birlikte güldük. Sıra bize gelince waffle alıp saat kulesinin oradaki banklardan birinde kısa tatlı molası verdik. Tatlıyı yedik eritmek gerek diye düşünerek Calvert Bahçesi olarak bilinen halk bahçesine gittik.1840 yıllarda yaşamış bu ailenin konağının bulunduğu bahçeymiş. Bugün bahçenin sadece bir kısmı var onu da belediye değerlendirip halk bahçesi yapmış. Çok fazla ağaç türü olan bu bahçede çocuk parkı, hayvan parkı, yürüme yolları, dinlenme alanları bulunuyor. Bahçenin girişinde Zübeyde Hanım’ın büstü var. Bahçede yürüdükten sonra günlük on bin adımımızın baya üstüne de çıkarak dinlenmek için eski bir hana gittik. Eski han günümüzde ise çay kahve bira içebileceğiniz bir yere dönüştürülmüş. Bir buçuk saat falan orada oturup dinlendik.
Yola çıkmadan önce karnımızı doyurmak üzere Sardalye adlı uzun taburelerde oturulan balıkçıya gidip ekmek arası sardalya yedik. (Bu şehrin en meşhur balığıymış bizim hamsimiz var ama o da balık değil hamsi 😊) ve yanında da kendi yaptıkları turşu suyundan içtik. Şehrin içerisinde merkeze çok yakın ücretsiz otopark olması mükemmel bir şey ayrıca şehrin birçok noktasında bebek emzirme altını temizleme gibi ihtiyaçlarını karşılayabileceğin kapalı kabinler var. Öğrenci şehri olduğu için farklı tarzlarda kafe barlarda çok hoşuma gitti. Deniz olması zaten artı. Tekrar geleceğimizi bildiğimiz için üzülmeden şehirden ayrıldık ve kısa yolculuğumuzun ardından evimize vardık. Dönüş yolunda havamız değişsin diye benim isteğimle Edis çaldı. Kim ne der bilmiyorum ama evet Edis şarkılarına bayılıyorum. Son zamanlarda özellikle “Martılar” ve “Arıyorum” favorim peş peşe dinleyin fark etmeden dans ettiğinizi göreceksiniz 😊

Kişisel Not: Çanakkale bana küçük İzmir ve Eskişehir havası verdi bu yüzden yaşayabileceğim iller listeme giriş yaptı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir