İçeriğe geç

Londra

Londra denince aklınıza ne geliyor benim neden bilmiyorum havası geliyor. Hiç gitmeden yıllar önce “hava gri ve puslu aynı Londra gibi” demiştim Romanya’ya arkadaşlarla gittiğimizde hatta bana gülmüşlerdi nerden biliyorsun diye.

Ve bilmiyormuşum çünkü kaldığımız süre boyunca hava otuz üç derecedeydi. Gün içerisinde uyarı yaptılar. Hatta öyle ki Marsel isilik oldu. Havalandırma ve klima sistemi olmayan iki katlı otobüslerde ve eski müzelerinde sıcak ve kalabalığın etkisiyle baya bunaldık. Fakat sevdiğimiz insanları görmek ve de farklı bir ülkede olmak tabi ki iyi ki geldi. Ayrıntılara geçmeden önce ben şehir insanı değilim onu fark ettim. Londra tam bir şehir. Ben kendine özgü havası, kokusu, tadı, dokusu olan yerleri seviyorum. İşte bu yüzden gittim gördüm ve yazdım bir daha vize alıp gelir miyim çok sanmam.( Pelo’ya burada gönderme yaptım okumayanlar Akyaka yazımı okuyabilirsiniz:)) Ek olarak vize konusunda da danışmak isterseniz seve seve yardımcı olurum. Çocukluk arkadaşım Pınar (cimcimim) bu konuda bana çok fazla yardımcı oldu bu bahaneyle buradan seslenmek istiyorum “kız çok özledim seni artık görüşelim.”

Londra’da üç gece dört gün kaldık. Biz Soho’ da Z Hotel’de kaldık. Gideceğimiz yerlere yürümede ve ulaşımda bir sorun yaşamadık. Bebekle kalma açısından biraz sıkıntılıydı çünkü odada adım atacak yer yoktu küçüktü hele de biz büyük bir valizi ve bebek arabasını da koyunca tek kişinin geçebileceği bir boşluk kaldı ama temiz olması ve de yazdığım gibi ulaşım açısından yeri merkezi olması bize avantaj sağladı. Tüm gün dışarda olunca da odanın küçüklüğü sadece hazırlanma aşamasında sıkıntı oldu orda da Marsel’i giydirip Alkın’la ikisini odadan kovarak çözüm yolu buldum😊

Alkın’ın kuzeni, eşi ve kızı Londra’da yaşıyorlar. hatta bize davet mektubu göndermişlerdi. İlk gün onlarla buluşup beraber gezdik. Çin mahallesinden ( Çin mahallesi deyip geçmeyelim küçük bir Çin ülkesi orası.) geçip nehir kenarına doğru indik. Thames Nehri üzerinde bir teknede bira içelim dedik. Fakat bir süre sonra biranın sıcağın etkisiyle değil ama teknenin sallanmasıyla benim kafa baya güzel oldu. Tekneden inip bir süre düz yürüyünce kendime geldim. Ben kesinlikle suyun içinde olmayı çok seven biri değilim. Bilge ablalarla buluşmadan önce sabah kendimiz meşhur British Museum gezdik. Sıcak ve kalabalık olmasından kaynaklı ve de Marsel’in etkisiyle kendimize bir rota oluşturup sadece görmek istediğimiz eserlerin olduğu odalara gittik. Başka türlüsü mümkün mü zaten bilmiyorum. Tarih meraklıları , farklı medeniyetleri kökenlerini ve en ikonik eserleri görmek isteyenler için güzel bir müze .Alkın’ın söylemiyle her yerden alıp buraya getirmişler. Tam olarak böyle dememiş olabilir ama kullandığı cümleyi yazmak istemedim bence siz anladınız😉Müzenin büyük avlu mimarisi de ilgi çekici. Ben en çok gerçek mumya ve lahitlerin olduğu altmış iki ve altmış üçüncü odadan etkilendim. Bizim gezdiğimiz yerleri buraya not ediyorum ki belki gezmek isteyenler için öneri olur.

Rosetta Stone( Room 4 ) : Mısır Hiyerogliflerinin çözülmesini sağlayan taş.
Ramses II Heykeli ( Room 4) : Dev Firavun Başı
Parthenon Sculptures (Room 18) : Antik Yunan’ın en etkileyici eserlerinden.
Hoa Hakananai (Room 24) : Gerçek bir Moai Heykeli
Lewis Satranç Taşları ( Room 40) : Viking döneminden santraç taşları. Harry Potter’daki sahnelerine ilham verdiği söylenir.
Sutton Hoo Hazinesi ( Room 41) : Erken İngiliz tarihinin en önemli hazinelerinden.
Lindow Man ( Room 50 ): Bataklıkta korunmuş gerçek insan bedeni.
Standard of Ur ( Room 56) : Mezopotamya’dan 4500 yıllık eser. Savaş ve günlük yaşam sahneleri var
Mısır Mumyaları ( Room 62-63 ) : Gerçek Mumyalar ve lahitler
Ve Reading Room : Tarih boyunca ünlü kişilerin çalıştığı yermiş. Ayrıca Avrupa’daki en büyük kubbeli okuma salonlarından biriymiş. Şuan sergi için kullanılıyor.

Londra’da Nisan ayı sonunda kentin merkezindeki Waterloo Place’de ortaya çıkan “kör vatanseverlik” temalı heykel Banksy tarafında dikilmişti. Yüzü kendi tuttuğu bayrakla kapanmış takım elbiseli bir adamı tasvir eden eser Westminster Belediyesi tarafından koruma altına alınmış etrafı demirliklerle çevrelenmiş. Bucking Palace giderken şansımıza buradan geçince aklımızda yokken görme fırsatımız oldu ayrıca diğer bir şansımız da nöbet değişimine denk gelişimiz oldu. Birleşik Krallık hükümdarının Londra’daki ana resmi ikametgâhı ve yönetim merkezi olan bina 1837’den beri İngiliz monarşisinin kalbiymiş. Çok fazla kalabalıktı iğne atsan yere düşmez derecesinde. Fakat saraydan çok saraya giden yolu çok sevdik.Marsel’in kalbi de atlar ve kırmızı üniformalarıyla nöbet değişimi yapan naynaylarda kaldı 😊

Alkın’ın üniversiteden arkadaşı da Londra’da yaşıyordu. İkinci günde onunla buluşmak için Saraydan doğru turistlik bölgeye doğru yürüdük.Big Ben önünden geçtik. Kırmızı telefon kulübeleri sıra sıra cadde üzerinde Big Ben i görecek şekilde dizilmişti ve her birinin önünde Instagram’da gördüğümüz pozları çekilebilmek için kuyruk oluşuyordu. Bekledik mi hayır. Ayrıca asıl telefon kulübelerinin ve otobüslerin siyah odluğunu biliyor muydunuz ? London Eye önünde Hakan’la buluştuk. Thames Nehrinin yanından yavaş yavaş yürüdük. Neden yavaş mı yürüdük bakınız Marsel’in bacak boyu 😊 Bir süre sonra bu yürüyüşe dayanamayan Marseliko kendini öğlen uykusuna bırakınca biz de bir yerde oturduk .Sonrasından nehrin üzerinden köprüden geçip St Paul’s Cathedraline çıktık. Londra’da bulunan Anglikan katedrali ve Londra Piskoposluğunun merkeziymiş. Pazar günleri ayin olduğu için giriş ücretsizmiş ve biz de Marsel uyumaya devam ettiğinden Marsel’i Hakan’a bırakıp hızlıca Alkın’la içerisini gezdik.17.yy da inşa edilmiş katedralin içerisinde mum yakıp duamı ettim. Beni bilen bilir ben mekanlara değil inanca bakarım ki herkesin inancı da kendine deyip susarım. Katedrali arkamızda çanları çalarken bırakıp metroya bindik benim merak ettiğim çiçek festivaline gittik. Son günü olduğu için hayal ettiğim gibi olmadı. Bahçe festivali diye geçiyor. Farklı caddelerde farklı konseptlerde gerçek çiçeklerden bahçeler süslüyorlar. Hatta oradaki tüm dükkanlar kapı önlerini vitrinlerini çiçeklerle süslüyorlar. Birkaç tanesini görme şansımız oldu diğerlerine göre daha iyi durumdaydı. Bunlardan biri burçlarla ilgili olandı. Diğeri de kocaman bir ayın önünde astronottu. Sıcak ve kalabalık bizi yorunca hem dinlenmek için hem de Marsel biraz rahat etsin diye Hyde Park a gittik. Marsel orda kuğulara baktı aslında bunun için Ankara Kuğulu Göle’de gidebilirdik 😊Londra baya yeşil bir yer bu konuda şanslılar. Marsel çimlerde oynadı biz de oturup dinlendik. Hepimize iyi geldi. Akşam yemekleri konusunda Marsel açısından bira sıkıntı yaşadık. Günü çoğunlukla süt muz avakado gibi şeylerle geçirdi. Yemek kültürleri olmadığından biz de canımız ne isterse onu yedik. Fakat marketlerin falan erken kapanmasından kaynaklı bir akşam Marsel’e süt ararken kendimizi lgbt’nin merkezi olan sokakta bulduk. Gökkuşağı renklerinin olduğu barlar, ot kokuları ve fantezi giyimlerin olduğu sokak baya hareketliydi. Herkese saygım sonsuz asla fobik bir insan olmadım ama yakın çevremde bile bununla ilgili hala ikibinyirmialtı yılında fobik söylemlerin olması beni üzüyor.

Üçüncü gün gezmek istediğimiz üç müzeyi gezmek için otobüse bindik. Hepsinin aynı yerde olmasından kaynaklı ulaşım konusunda gayet rahat gittik. Öncesinde rezervasyon yaptırdığımız için müze girişlerinde sıra beklemedik. Ayrıca müzelerin ücretsiz olması harika bir şey. İlk Önce Londra bilim müzesini gezdik. Bilime ilgi duyanlar ve genel kültürünü artırmak isteyenler için güzel bir müze. Müze, bilim ve teknolojinin tarihini ve gelişimini sergileyen etkileyici bir koleksiyona sahip. Benim ilgili mi Doğa Tarihi Müzesi daha çok çekiyor ama daha önceki yazımda da bahsettiğim üzere ilk Edinburg’ta gördüğüm için burası bir tık cazibesini benim için kaybetti. Dev mavi balina iskeleti , Dinozor bölümü ve Darwin çalışmaları müzenin en dikkat çekenleri. Ve burada merak edip girdiğimize çok mutlu olduğum diğer bir müze Victoria ve Albert Müzesi oldu. Bu müze dünyanın en büyük dekoratif sanatlar ve tasarım müzelerinden biri. Her köşe başında biri eserlerin resimlerini yapıyordu. Bizim en çok beğendiğimiz bölüm “ The Weston Cast Court” oldu. Bu salonda dünyaca ünlü heykel ve mimarilerinin birebir boyutunda kopyaları sergileniyor. Örneğin Michelangelo’nun David heykeli tam boy kopyasını burada gördük. Müze gezilerimiz bittikten sonra yine iki katlı kırmızı otobüsler Notting Hill e gittik. Julia Roberts ve Hugh Grant ikilisinin aynı isimle doksan dokuz yılında çektikleri filmi çoğu insan gibi ben de seviyorum. Londra’nın aynı adlı semtinde geçen ve dünyaca ünlü bir Hollywood yıldızı ile sıradan bir kitapçının kesişen hayatlarını konu alan romantik komedi. İzlemek isteyenler için tavsiye. Filmdeki kitapçıya girdiğimizde filmin müziği sizi karşılıyor. Ayrıca renkli evleri ve boyalı kapıları ile çok tatlı bir yer olduğunu da söylemek istiyorum. Meraklıları için Londra’ya gittiğinizde gezmek için öneri bir rota.

Dördüncü günde öğlene kadar çevrede gezip biraz alışveriş yaparak havaalanına önce eski metro sonrada trenle varmış bulunduk. Sorunsuz dört saat uçak yolculuğumuzun ardından ülkemize giriş yaptık. Ve tüm yaşananlar bizim anılarımızda kalırken Marsel’i de o hatırlamayacak olsa da aslında bu gezi çok değiştirdi. Konuşması arttı , özgüveni arttı kötü olarak beslenme şekli değişti. Günün sonunda üçümüz içinde güzel bir deneyimdi. Canım oğlum ilerde yazıları okuyup fotilere bakınca bakalım bize neler söyleyeceksin 😊

Kişisel Not : Ayı Peddington a adını veren tren garına gidip hem onu heykelini görüp hem de Marsel ve Milan’a oradan oyuncak ve kitap aldık. Aynı kitapları okuyor olmalarını çok seviyorum ilerde konuşacak ortak  anıları olması çok değerli.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir