
Paslanmış demir kapıdan içeri girdim. Sağ tarafımdaki taştan oluk yosun ile kaplanmıştı. Çeşmesini açmayı denedim elim küf oldu. Dut ağacındaki dutlar olgunlaşmış oluğun kenarlarına düşmüştü. Yabani otlar bahçeyi mesken bellemişti.
Yabani otlara basarak ilerledim. Yürüdükçe mutfakta pişen tarhana çorbasının o eşsiz kokusu burnuma geliyor, bakamadığımız için vermek zorunda olduğumuz minik köpeğimizin havlama sesleri kulaklarımda çınlıyordu. Geçmişin anıları beynime hücum ediyordu. Giriş kapısının önünde durduğumda tedirgindim. Ne çeşit duygular içerisine gireceğimi tahmin edemiyordum bu yüzden içeriye girmek istemiyordum ama karşı koyamadığım bir hisle aralık duran kapıyı ittim. Girişteki kanepe eski denemeyecek kadar yıllanmıştı. Yerdeki kilimin rengi kaçmış bazı yerlerinde delikler açılmıştı belli ki evde yaşayan minik canlılar vardı. Küçük odanın kapısını saran örümcek ağlarını elimle iteklemeye çalıştıkça ağlar elime ve üzerime yapıştı. Örümcek ağlarının yapışkanlığı beni rahatsız etmişti. Küçük odanın karşı köşesinde soba hala kurulu duruyordu. Minderler hala aynı yerinde sanki üzerlerine oturulmayı bekliyordu. Duygu yoğunluğum ile kendimi minderlerden birinin üzerine doğru bıraktım. İçeriye giren gün ışığında milyonlarca toz tanesinin uçuşunu gördüğüm sırada duvardaki elektrik prizinin kenarına sıkıştırılmış siyah beyaz fotoğraf gözüme çarptı. Fotoğraf tozluydu ama tüm anılar canlıydı.
Beş kardeşin en büyüğüydüm ben. Fotoğrafta ayakta duran bugün burada ise geçmişi değiştirmeye çalışan bendim. Biz aynı babanın farklı annelerin çocuklarıydık. Babası tarafından büyütülen, aynı örnek giydirilen biz çocuklara gülmek öğretilmemişti. Hasan en küçüğümüzdü. Yaşı benzemesin hem fiziksel olarak hem de huy olarak en çok o babamıza benzerdi. Onun gibi vurdumduymazdı. Onun kadar giyimine düşkündü. Saçlarını taramadan yeleğini giymeden sokağa adım atmazdı. Zehra, Hasan’ın bir büyüğü ailenin asi kızıydı. Ailede hakkını en çok savunandı. Bu yüzden hepimizden çok babamızla o kavga ederdi ama günün sonunda da yine en çok o sevilirdi. Çünkü babamız bilirdi ki aslında bu asilik biraz bencilliktendi bu yüzdendir ki kendine çok benzerdi. Gülsüm ile Zehra arasında yaş farkı yok gibiydi bu yüzden kardeşten çok arkadaş gibi büyümüşlerdi. Önemli günlerde çizgili elbisesini giyer inci küpelerini takar tüm aileyi toplayarak fotoğraf çektirmeye ikna ederdi. Bu fotoğrafı çekildiğimiz gün ise onun için ayrı özeldi. Ailede ilk defa biri şehre gidip lise okuyacaktı ve bunu başaran Gülsüm’ün kendisiydi. Ortada oturan ise benim küçüğüm en çok didiştiğim kardeşim Zeynep. Kulağındaki küpeler bana ait. Bana ait olanı takmayı, giymeyi kısacası almayı çok severdi. Annesi ölünce tüm evin sorumluluğunu kendisi yüklendi çünkü bunun için en uygun kişinin kendisi olduğuna emindi o yüzden bu role hemen büründü ve de hiç kimse bu durumu yadırgamadı. İşte bu yüzden her fotoğrafta olduğu gibi yine herkesi etrafına toplamış ve ben buradayım kelimesini duruşu ile dile getirmişti.
Ben de bu evde anlattığım bu kişilerle yani babamızla ve kardeşlerimle büyüdüm ama kendimi hiçbir zaman ait hissetmedim. İçten içe babamın beni ve annemi terk edişine hep kızdım. Zeynep’in doğduğunu öğrendiğimde annemle değil babam ile yaşamaya karar vermiştim o zaman annemi ne çok üzdüğümü hiç fark etmemiştim. Gülsüm’ün lise okumak için evden gidişi ile susturduğum iç sesimin sorularına cevap vermeye başladım. Ben hep öteki olmuştum. Babamız tarafından en az sevilen, kardeşleri tarafından her daim ötekileştirilen…Aslında düşünüyordum da belki de onların aralarına girmeyen bendim çünkü ben onlardan biri değildim. Bana ait olanı aldıklarını düşündüğüm için oradaydım. Gülsüm’ün evden gidişinden birkaç hafta sonra bir not bırakarak veda bile etmeden bende eşyalarımı toplayıp annemin yanına taşınmış bir daha da hiçbiri ile görüşmek istememiştim. Bu ev bir ay önce ölen babamızdan bize miras kalmıştı. Mirası reddetmeden önce son kez büyüdüğüm evi görmek istedim ve işte buradayım. Minderin üzerine bıraktığım çantamı kısa bir süre karıştırarak içerisinden bitmek üzere olan kalemi aldım ve fotoğraftaki kendi yüzümü karaladım. Fotoğrafa son kez bakıp aldığım yere elektrik prizin kenarına sıkıştırdım. Ben ne bu eve ne bu aileye ait olamadım. O yüzden bu fotoğrafa da ait değildim…
Kişisel Not : Öykü yazma atölyesine başladım. Her ders hoca bir tetikleyici veriyor ve de istediği sürede yazıp üzerinde konuşuyoruz. Dün akşam ikinci dersimdi ve tetikleyicimiz yazının başındaki siyah beyaz fotoğraftı. Fotoğraftaki beş kişiden birinin anlatıcı olmasını istediği otuz dakikanın sonunda benden bu yazı çıktı. İlk yazdığımdakinden biraz farklı çünkü üzerinde konuşunca bazı yerleri çıkarıp bazı farklı eklemeler yaptım. İyi okumalar ve de tavsiyesi olan yoruma yazsın çok mutlu olurum…