İçeriğe geç

Metruk

“Ancak hayat dediğin nedir ki? Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep böyle sürecek gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey darmadağın olur.”

Zeynep hayatındaki dağınıklığı toplamaya çalışıyordu. Filmlerde her şey ne kolaydı. Eşyalarını küçük el çantasına koyuyorlar ve hemen gidiyorlardı. Gerçek hayatta ise öyle olmuyordu. Küçük bir çekmeceyi toplamak bile uzun sürüyordu. Annesinin en alt çekmecesine çer çöp dediği kadar vardı. İki yıl önce arkadaşıyla kahve içtikleri yerde verdikleri, üzerinde “gülümse” yazan şekeri bile saklamıştı. Önünde açık duran çekmecede günleri, haftaları, ayları, yılları vardı. Halbuki şimdi orta boy bir valize sığmaya çalışıyordu. Kirpiklerini açık tutmak için direndi yoksa göz pınarlarında biriken yaşlar yanaklarından süzülüp kurumuş dudaklarını yakacaktı. Hayalleri, hayatın planlarına yenik düşmüştü. Madem öyle bazı şeyleri değiştirmesinin zamanı artık gelmişti. Bir hışım odadan çıkıp mutfağa yöneldi. Mutfaktaki üç raflı dolabın orta çekmecesinden mavi büyük bir çöp poşeti aldı. Odaya geri döndü. Ağzını açtığı poşete “anı hazinesini”, çekmecedeki çer çöpleri koydu. Artık adlarına uyumlu yerdeydiler. Okuduğu bir yazı geldi aklına. “Saklanan ve kullanılmayan her şey yeni geleceklerin yerlerini kapladığından yaşamımızda yeniye yer kalmaz. Yenilere yer açın.” Zeynep tam olarak okuduğunu uygulamaya geçirmişti. Yeni olan her şeye yer açıyordu. Aslında elindeki tek valize sığmaya çalışıyordu. Fakat bunu kendine itiraf etmek kendisine acımakla aynıydı.Bu nedenle diğer düşünceye sıkı sıkı tutundu. Kıyafetlerinin bir kısmını ihtiyaç sahiplerine vermek üzere bir kutuya koymuştu. Üzerine siyah tahta kalemle “verilecek kıyafetler” yazan kutuyu, giriş kapısının yanına diğerlerini ise valize koydu. Kitaplığından en çok sevdiği kitapları seçti, valize yerleştirdi. Cemal Süreya’nın şiir kitabını ise el çantasına attı. “Kitaplar olmasa hayat renksiz olurdu” diye mırıldandı. Çalışma masasının üzerinde duran fanustaki balık dışında kimse duymadı. Balık burada kalacaktı. Yanına alamazdı. Zaten bir isim verecek kadar bile zaman geçirmemiş, sorumluluğunu almamıştı. Bir hafta önceydi. İşten çıkıp eve gelmişti. Fanus masanın üzerinde aynı yerinde duruyordu. İçindeki bu turuncu balığı gördüğünde aklına mutsuz evliklerini kurtarmak için çocuk yapan çiftler gelmişti. En çok balığa üzüldü çünkü o bu ayrılığın en masumuydu. Diğer çekmecede olan birkaç takısını, ojelerini, tokalarını da valize koydu. Komodinin üzerinde duran bardağı aldı sonra vazgeçti, yerine bıraktı. Odaya göz gezdirdi. Yatak, masa, komodin, dolap, kitaplık, sandalye, tül perdeler…Hem tanıdık hem yabancı geldi. Yanına almadığı kitapları, kitaplığın yanındaki küçük karton kuytuya koydu. Üzerine yine siyah tahta kalemle “verilecek kitaplar” yazıp diğer kutunun üzerine bıraktı. Çöp poşetinin ağzını kapatırken gözü buzdolabının üzerindeki fotoğraflara kaydı. Fotoğraflarda mutluydu. Zamanın dili, ne zaman geçmişti. “Bu anlardaki gibi hep mutlu olacağız sanırdım” diye kısık sesle mırıldandı. Bu sefer cümlelerini kendi bile duyamadı. Fotoğrafları da toplayıp mavi çöp torbasına attı. Çöp torbasının ağzını düğümledi ve akşam üzeri kapıcı alsın diye kapının önüne bıraktı. Açık kapıyı tekrar kapatmadı. Eğer kapatırsa bir kere daha açamayacağını hissetti. Odaya dönüp yatağının üzerindeki kırmızı montunu giydi. Kol çantasını aldı, valizin fermuarını çekti. Valizi kaldırdı. Hafifliğine şaşırdı. Kapının önünde duran ayakkabılarını giydi. Cebindeki anahtarları kapının yanındaki kutuların üzerine bıraktı. Kapıyı arkadan kapatmadan önce son kez içeri baktı. Gördüğü metruk bir evdi. Kirpikleri iyice ağırlaşmıştı. Apartmanın sarı ışığı söndü. Tekrar yanmasın diye hareketsiz durdu. Gözünden dökülen yaşları karanlığa teslim etti ve kapıyı kapattı. Kim bilir belki asıl şimdi her şey darmadağın değil de derli topluydu ama bilemedi.

Kişisel Not: Yazının ilk paragrafı Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye yazısından alıntı. Benim devam ettirdiğim ise aksine kısa bir hikaye. Bazen insan anda olduğunda fark etmiyor ama Şems ne doğru demiş aslında “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?..”

Kişisel kişisel Not : Fotoğraf Ankara’da bulunan Kelime Müzesi’ne ait. Yolunuz düşerse gitmenizi isterim.

“Metruk” hakkında 1 yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir