Bir pazar öğleden sonrası bugün mimoza adı verdikleri masada oturuyorum…Yıllardır ne zaman tek başıma kalmak kendimle vakit geçirmek istesem ev dışında geldiğim yerdeyim sanat kitap ve kafenin bir arada olduğu çayın hemen yanındaki o üç katlı sıcak samimi tarçın kokulu enfes müziklerin çaldığı mekanda
“Adımlar” da…
Ruhuma dokunan yerlerden biri bura benim için yalnız geldiğim ama onun dışında başkaları ile gelip anılar biriktirdiğim…Bu anılarım arasında unutamadıklarımın çoğunu eski “en sevdiğim ev arkadaşım” ile yaşamış olabilirim onun yüksek lisans için tez yazdığı benimse henüz blogum yokken günlük yazdığım dönemlere denk geliyor…ödev ve yazılara ara verip kah gıybet yazptığımız kah bana terapi yaptığı kahve araları (kendisi psikoloji okuyup okumaya devam edenlerdendi bir psikolog ile aynı evde yaşamak nasıl bir şeydi başka bir yazımda anlatırım) …Fakat bu mekanla ilgili unutamadığım anılarımda birinci sırayı şimdi yazacağım açık ara farkla alır👇🏻
Geçen sene bir bahar günüydü benim mutluluk ve utancı aynı ana sığdırdığım…bir arkadaşım ile yer olmadığı için alt katta oturmuştuk (buranın alt katı sergi söyleşi gibi amaçlarla kullanılıyor hatta öyle ki bi ara Küçük Prens’in sergis vardı ve mükemmeldi)…O gün biz kendimizi tüm her şeyden soyutlayıp kendi aramızda sohbete dalmışken bir grup kadınlı erkekli belli yaşta kişiler gelip çapraz masaya oturdu ve sanki bir şeyden saklanıyorlar gibi perde kapandı.Bir an çıkıp çıkmamak arasında kaldık ama kimse bize bir şey demeyince oturmaya devam ettik içlerinde en yaşlısı tanıdık geldi ama nerden tanıdığımızı çıkaramadık ve de anladığımız kadarıyla grubun gözdesi O’ydu…Yaklaşık bi saate kadar ne olduğunu anlayamadan ama aklımız hep o masada sohbete devam ettik ve sonra kalkıp kapalı perdenin arkasından çıktığımızda gördük ki söyleşi için salonu hazırlamışlar ve söyleşi yapacak kişinin kitaplarını satmak için stand açmışlardı …Kiminmiş ya söyleşi diye bakarken “ile” “uzak” “hani” kitaplarını gördüm çok severim ben Oruç Aruoba’ yı dedim ve gülümsedim gözlerim ışık saçıyordu …”kaçta söyleşi” “ne zaman gelecek” diye ard arda sorular sormuştum ki adamın verdiği cevapla o an yer yarılsa yerin dibine girsem cümlesi bende hayat buldu “ bir saattir içerde beraber oturuyorsunuz” … O an arkadaşımla göz göze geldik şimdi tanımıştık ama içerde ben nasıl tanıyamamıştım kendisini hala bilmiyorum…O an çok utanmıştım ama sonra oturup söyleşiyi dinleyerek hem kendimi mutlu ettim hem de biraz olsun utanmışlığımı haberi olmasa da O’na karşı telafi ettim kendi çapımda…
İşte öyle bir yer burası benim için şimdi de kitapların arasında dergimi okurken (“Kafka Okur” un bu ayki sayısında “Audrey Hepburn” var bunu da es geçemeyeceğim )yan masada adamın birinin “Küçük Prens” hakkında konuşmalarına istemeden kulak veriyorum …
Küçük Prens seven adam ve kadınları üzmeyin lütfen bu devirde az kaldı…
Bir pazar günü anılara dalarak günü bitirirken yazmak istediğim aklımdan geçen son şeyler bugüne dair belki de hayata…
“Yaşam ne denli gecikirse geciksin, ölüm hep zamanında gelir — ölüm gecikmez.”
-Oruç Auroba
“İmkansız diye bir şey yoktur.Çünkü imkansız kelimesinin içinde bile imkan vardır.”
– Audrey Hepburn
“Elbet bir gün buluşacağız bu böyle yarım kalmayacak”
– Zeki Müren
Ve son olarak kapadığım fincanım der ki :
“Neyse halin çıksın falın hayırlısı be”