İçeriğe geç

Evlerin Işıkları

       Müzik sesi, açık pencereden dışarı yayılıyordu. Müziği duyan Ali Rıza amca seslendi: “Hanım hadi gel, başlıyor.” Ali Rıza amca ve Ayfer teyzenin en büyük eğlencesi, öğleden sonra iki gibi karşı apartmanda yaşayan Gamze ve arkadaşı Güngör’ün danslarını izlemekti. Ayfer teyze elinde tepsiyle içeri girdi ve:

“Daha başlamazlar. Öncesinde bazı hareketler yapıyorlar” dedi. Elindeki çay tepsisini pencerenin önündeki orta sehpaya bıraktı ve odanın içinde dolaşmaya başladı. Bir süre sonra kendi kendi kendine söylendi:

  ” Hay Allah gördün mü, gözlüğümü yine bulamadım. “

   ” Gördüm gördüm başında. ” dedi gülerek Ali Rıza amca ve çayında höpürdeterek bir yudum aldı.

Ayfer teyze gözlüğünü gözüne taktı. Pencerenin kenarına, kocasının yanına oturdu ve geçmiş günlerini, gençliğini yad etti.

        Karşı apartmanın camları yere kadar uzanıyordu. Stor perde ve pencereler sonuna kadar acıktı. Gamze ve Güngör ısınma hareketlerini bitirmişti. Gamze pencereye doğru döndü ve dişlerini göstererek kocaman gülümsedi. Ayfer teyze ise bu gülümsemeye karşılık el sallar gibi oldu ki Ali Rıza amcanın uyarması ile elini indirdi. Gamze beline kadar uzun olan başak rengi saçlarını at kuyruğu yapmıştı. Rahat dans edebilmek için siyah parlak taytının üzerine beyaz bir tişört giymişti. Ayaklarında ise dans ederken kullandığı kaymaz topuksuz dans ayakkabıları vardı. Güngör ise bol eşofman üzerine yine bol bir tişört giymişti. Ayakları ise çıplaktı. Dans edecekleri müzik başladığında Güngör ve Gamze karşılıklı duruyorlardı. Güngör birkaç adım attı. Aralarındaki mesafe kısalmıştı. Gamze önce kendi etrafında dönüp belli belirsiz adımla Güngör’e doğru yaklaştı. Her bir adımda tek kişi gibi geri, ileri ve yana adımlarla dans etmeye başladılar. Müzik yavaştan hızlanmaya başladığında Güngör, Gamze’yi yanına alıp sol tarafa doğru gitmesini sağladı. Gamze aniden ellerini havaya kaldırdı ve bu sefer Güngör diğer elinden tutup, Gamze’yi sağına doğru yönlendirdi. Gamze önce açıldı ve Güngör’ün desteği ile dönerek yanına gelip hafifçe beraber sola doğru saniyelik eğildiler. Müzik daha da hızlanmıştı. İkisi beraber aynı anda önce öne sonra arkaya doğru kollarını açarak senkronize şekilde adımlar atmaya başladılar. Gamze bu kısmı çok seviyordu. Bu nedenle müziğe eşlik ederek kıkırdamaya yakın sesler çıkarıyordu. Güngör ise Gamze’nin bu anlardaki mutluluğuna gülümseyerek ortak oluyordu. Müzik bitmek üzereydi ki Güngör, Gamze’yi kendi etrafında döndürüp kendine çekerek koluna doğru yatırdı. Müzik bitince kaldırdı. Elinden tuttu. Gülümseyerek pencereye yüzlerini döndüler. Önce tek tek sonra ikisi beraber selam verdiler. Her gün olduğu gibi Ayfer teyze ve Ali Rıza amca yine alkışladılar. Hepsinin yüzünde ayrı ayrı mutluluk vardı.

     Gamze çok fazla terlediğinden üzerini değiştirmek istedi. Güngör yardım etmek istediğinde, Gamze gülümseyerek bu teklifi geri çevirdi.

  “Evin içinde kolayca hareket ettiğimi biliyorsun. Lütfen, yalnız halledebilirim. Sen eve dönmeden önce beraber yemek yiyelim mi?”

 “İstersen seni o en sevdiğin yere götüreyim. Uzun zamandır gitmedik.”

  “Bilmiyorum. Açıkçası artık çok sevmiyorum. Üzerimi değiştirip geleyim karar veririz.”

Gamze odadan çıktıktan sonra Güngör pencereden komşulara el salladı. Teşekkür ederim manasında ellerini göğsünün önünde birleştirdi ve bir süre öyle bekledi.

   Gamze evin içerisinde rahat hareket edebiliyordu. Çünkü görme yetisini kaybedeceğini öğrendiği günden bu yana kendi konfor alanını oluşturmaya başlamıştı. Bir kaza sonucu ya da doğuştan görme engelli değildi. Yaklaşık on ay önce hafif bulanık görmeye başlamış ama bunu yorgunluktan sanıp dikkate almamıştı. Bu süreç devam edince doktora gitmişti. Gamze, genetik bir hastalık olan stargardt adı ile bilinen hastalığa sahip olduğunu da o gün doktordan öğrenmişti. Şu an ise yüzde doksan civarında görmüyordu. Çok aydınlık ortamlarda, birbirinden çok farklı renkte olan şeyleri seçebiliyordu. Gamze ailesini birkaç yıl önce kaybetmişti. Henüz on dokuz yaşındaydı. Öğrendiği bu hastalıktan sonra hayata tutunmasını sağlayan ise yakın arkadaşı Güngör’ün sayesinde başladığı dans olmuştu.

    Gamze üzerini değiştirdikten sonra Güngör ile birlikte yemek için dışarı çıktılar. Hava bulutluydu. Havanın kapalı olduğu zamanda her zamankinden daha çok karanlıkta kalıyordu. Bu yüzden bugün kendini kötü hissediyordu. Ali Rıza amca pencereden çoktan ayrılmış üçlü koltukta şekerleme yapmaya başlamıştı. Ayfer teyze ise Güngör ile Gamze’yi sokağın köşesinden gidene kadar izledi. Çocuklar gözden kaybolunca pencereyi kapattı, kanepede uzanan kocasının üzerine pike örttü. Güngör Gamze’nin yanında yürüyordu. Gamze ise elindeki beyaz bastonunu yardımıyla gayet rahat hareket ediyordu.

   Güngör’ün ısrarları üzerine yemek için Gamze’nin sevdiği Mavi Kafe’ye gittiler. Kapıdan içeri girdiklerinde içerisi tütsü kokuyordu. Gamze özlediği sandal ağacı kokusunu içine çekti. Küçük, salaş ama yemekleri çok güzle olan bu kafeye Gamze okul çıkışları gelirdi. Görme yetisini kaybettiğinde beri cesaret edememişti. Siparişlerini verdiler. Gamze etrafta değişiklik olup olmadığını sordu. Güngör, her şeyin aynı olduğunu sadece garson kızın ayrılmış olduğunu söyledi. Yemekler geldiğinde bir süre sessizlik oldu. Herkes kendi yemeğine gömüldü. Gamze yemek yerken insanların kendisine bakıp bakmadığını düşündü. Ama bir önemi yoktu. Çünkü sadece görmüyordu. Bu asla yemek yemesine, giyinmesini ya da günlük işlerini yapmasına engel değildi. Yemekleri bittiğinde üzerine birer sade Türk kahvesi içtiler ve sohbet ettiler. Kalkmaya karar verdiklerinde Güngör “ben de geleyim” diye teklif etti fakat Gamze nazikçe reddedince ısrar etmedi.

    Bastonun yardımı ve hissedilebilir yüzeyler sayesinde Gamze’nin yürümesi oldukça kolay bir eylemdi. Bir süre yürüdükten sonra kaldırıma park etmiş arabaya çarpmaktan bastonu sayesinde kurtuldu. O an yaşam alanlarına engeli koyan kendileri değil, hayatlarını zorlaştıran sözde duyarlı eylemde asla dikkat etmeyen insanlar olduğunu düşündü. Yola inip kenardan yürüyerek biraz ilerden tekrar kaldırama çıktı. Hayat herkesin erişebilirliğine göre düzenlense ve de herkes buna saygı duysa engel kelimesine ihtiyaç duyulmazdı.

  Eve girdiğinde Gamze’nin içini huzur kapladı. Evini çok seviyordu. Kalabalıktan bunaldığı zamanlarda kendi ile yalnız kalmak için sığındığı tek huzurlu yerdi burası. Geçmişin mutlu anıları ve geleceğin hayalleri ile sıcacıktı. Üzerini değiştirdi, pijamalarını giydi. Görmüyor olması renkleri sevmemesi anlamına asla gelmiyordu. Sabah dolunayı, akşam güneşi göremediğinizde bahardan ve de romantik mehtaptan vazgeçiyor muyduk?

   Gamze sarı pijamalarının altına turuncu çoraplarını giydi. Saçlarını saldı ve çiçekli saç bandını taktı. Sonra mutfağa gidip kahve makinesinin tuşuna bastı. Biraz sonra mutfağa yayılacak kahve kokusunu beklemeye başladı. Kahve makinesinin sesini duyduktan sonra kahvesini alıp koltuğa geçti. Aylar öncesine kadar kitap okumayı çok seviyordu. Bu sevgisinin yerini şimdi keşfettiği uygulama ile birlikte kitap dinleme almıştı. Kim bilir kaç kere okuduğu, çok sevdiği kitabın seslisini açtı ve kaldığı yerden dinlemek için tabletinden tuşa bastı. Kahvesinden de bir yudum alarak kendini ana bıraktı. Kitabın en sevdiği yerinde durdurdu.” Küçük prens;” Senin gezegenindeki insanlar tek bir bahçeye beş bin gül dikiyorlar ama yine de aradıklarını bulamıyorlar” dedi. Evet bulamıyorlar, diye cevapladım onu. “Halbuki aradıkları tek bir gülde veya bir yudum suda olabilir…” Haklısın, dedim…Bunun üzerine küçük prens şöyle dedi;” Ama gözler gerçeği göremez ki, yüreğiyle aramalı insan.” Bu cümle, Gamze için şu an daha da anlam kazanmıştı. İnsan hiçbir zaman elindekinin varlığı ile yetinmiyordu. Ya geçmişe takılıyor ya da gelecek planları yapıyordu. Mutluluğa ulaşmaya çalışıyordu. Ulaştığını düşündüğünde ise yeniden mutsuz oluyordu. İnsanoğlu bu evrende ne aradığını hala bilmiyordu. Bu bilinmezlik ise insanların yokuş yukarı çıkılan bir yoldan yuvarlanarak düşmesine neden oluyordu. Gamze hastalığını öğrendiğinde önce kabullenememişti. Çare aramıştı. Çaresi olmadığını anladığında ise isyan etmişti. İsyanın yerini sonrasında kırgınlık almıştı. Tek başına kaldığı bu hayatta bir de bu şekilde sınandığı için kırılmıştı. Günler geçtikçe, zamanla kabullenmeye başladı. Kabullenmesinin kolay olması için önce bu durumu Ayfer teyze ile Ali Rıza amcaya anlattı. Çünkü sesli dile getirdiğin her şey önemini yitiriyor, bir süre sonra sıradanlaşıyordu. Gamze onların torunu gibiydi. Kırk yıldır evlilik hayatlarında kendi çocukları olmamıştı. Seneler önce Gamze’nin annesi ve babası karşılarına taşınınca zamanla onları evlat yerine koymuşlardı. Onların kaza sonucu ölümü ile de Gamze’ye olan bağlılıkları daha da artmıştı. İlk duyduklarında üzüldüklerini fark ettirmemeye çalışmışlardı ama Gamze gidince Ayfer teyze arkasından saatlerce ağlamıştı.    

      Gamze bir sonraki gün ise durumu en yakın arkadaşı Güngör’e anlattı. Güngör, Gamze’yi elinde uçmak için kanat çırpan bir yavru kuşa benzetti. O gece düşündü ve diğer gün Gamze’nin uçmasına yardımcı olacak o fikirle geldi. Gözlerine ihtiyacı olmadan iyi, hatta çok iyi yapacağı bir şey vardı. Dans etmek. Dans özgürleştirirdi. Ve göze değil yüreğine ihtiyacı vardı. Eğer hissederse dans ederdi. Gamze ilk başta bu fikre sıcak bakmadı ama daha sonra Güngör’ün gittiği kursa kayıt yaptırdı. Kısa sürede en sevdiği eylem oldu. İlk kursa yazıldığı günden beri gözlerini kapatarak dans etti. Bu yüzden hayatında dans ederken değişen hiçbir şey olmadı. Müziğin ritmine kendini bırakıyordu. Hisleri ve dokunma duyusu ayaklarını yerden kesmeye yetiyordu. Dans etme eylemini arttırmak için her gün aynı saatte evde de dans etmeye başlamışlardı. Gamze dans ile beraber kendi renklerinin farkında varmıştı. Hayatı siyahtan çıkmış gökkuşağına benzemişti.

    Gamze bir süre sonra kitaba yeniden döndü. Devam tuşuna bastı ve elindeki biten kahve bardağını yanındaki küçük cam sehpaya bıraktı. Cenin pozisyonu alıp koltuğa uzandı. Gözlerini kapadı. Küçük prensi hayal etmeye başladı. Hayal etmekten asla vazgeçmemişti. Bir süre sonra da uykuya daldı.

     Aynı gökyüzünün altında farklı evlerde ne çok ayrı hikâye vardı. Bu evler herkesin kendine göre sorunlarını, hüzünlerini aynı zamanda çözümlerini ve de mutluluklarını barındırıyordu. Hava karardığında, perdeler çekilip ışıklar yanınca herkes kendi hikayesini yaşıyordu. Gece ise ışıklar kapanıp uykuya dalarken insanlar yeni umutlarla güne başlamak için dualar ediyordu. Her yeni günün ne getireceğini kimse bilmiyordu. Güneş doğduğunda kimi hikayeler başka hikayelerle birleşerek yepyenilerine ortam hazırlıyordu. Tıpkı Ayfer teyze Ali Rıza amca, Güngör ve Gamze’nin hikayeleri gibi…Onların ayrı hikâyeleri artık dans ile birlikte ortak bir hikâyenin paydasındaydı. Ayfer teyze ve Ali Rıza amca komedinin üzerinde duran gece lambalarını söndürerek birbirine iyi geceler dilemiş ve yeni bir gün olması için uykuya dalmışlardı. Çocukları olmamıştı evet ama bu asla başka çocukları sevmelerine engel olmamıştı. Ve şimdi Gamze’nin dans edişi onlar için en büyük mutluluktu.

   Güngör teziyle ilgili birkaç sayfa yazdıktan sonra gözlüğünü çalışma masasına bıraktı. Gözlerini kapayarak yarını hayal etti. Dans etmeyi seviyordu ama Gamze ile dans etmek onun artık en büyük tutkusuydu. En iyi arkadaşına âşık olmayı planlamamıştı zaten aşkı kim planlayarak yaşamıştı ki. Bir süre sonra oturduğu sandalyeden kalktı. Çalışma lambasının ışığını söndürdü ve uyumak için odasına gitti.

      Şehirdeki evlerden birinin daha ışığı sönmüştü. Ve saat geçtikçe ışıklar teker teker sönmeye başladı. Gamze’nin sokağında sadece sokak lambasının aydınlığı kalmıştı. Gökyüzünde çok fazla yıldız vardı. Belli ki hava yarın aydınlık olacaktı. Gamze sabah mutlu uyanacaktı…

 Müzik Önerisi: Save The Last Dance For Me / Michael Buble

Kişisel Not: Aralık ayında belediyenin yaptığı “Engelsizsiniz” yarışması için yazmış olduğum öyküydü.Bu hafta Engelliler Haftası.Sonuçlar açıklandı kazanamadım ama olsun önemli olan katılmak bahaneyle sevdiğim bir eylemi yapmaktı yani yazmak…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir