Adana’da uyanıp kahvaltımızı yaptıktan sonra erkenden yola çıktık. Yol üzerinde öncelikle İskenderun’a uğradık.
Denizcilik müzesini gezdikten sonra deniz kenarında biraz yürüdük fakat tam öğlen sıcağı olduğundan Nihal Aktaş Cami’sini dışardan görüp geri döndük.
Dünyada tek örneği Budapeşte’de bulunan caminin büyüğü olan Nihal Aktaş Cami, Osmanlı Selçuklu mimarisiyle modern mimariyi bir araya getirilerek yapılmış. İskenderun’da sıcakta yürüdükten sonra üzerine bir de künefe yiyip yolumuza öyle devam ettik. (Künefe sınırına giriş yapıldı 😊)
Antakya merkeze varmadan önce ilk durağımız Hatay Arkeoloji Müzesi oldu. Dünya’nın en büyük mozaik sergileme alanına sahip olan müzede aynı zamanda antik döneme ait eserler de sergileniyor. Müzede, Paleolitik, Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı, Hitit, Helenistik, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı döneminden pek çok önemli eser yer alıyor. Sergilenen mozaiklerin toplam alanı 3250 m2’yi bulması nedeniyle dünyanın en büyük mozaiklerinin sergilendiği müze unvanına sahip olmuş. Haftanın her günü açık olan müzeyi müze kartıyla gezmek mümkün. Tarihe ilgisi olanlar ve ayrıntılı incelemek isteyenler için müzeyi gezmek en az üç saat sürebilir. Bizim çok zamanımız olmadığı için yaklaşık bir buçuk saat müzede kaldık. (Bu saat bile Alkın ve Gizem sayesinde 😊)
Müzenin öne çıkan eserlerinden biri şüphesiz Hitit Kralı Şuppiluliuma’ya ait olan heykel. Şuppi Hititçe saf, luli ise kaynak anlamında olup Şuppiluliuma saf kaynaklı anlamına geliyormuş. Yaklaşık 35 yıl boyunca Yakın Doğu tarihine damgasını vuran Hitit kralı, Hitit Krallığı’nı imparatorluğa dönüştüren hükümdar olarak kabul edilmiş.Müze dışında bir çok yerde farklı boyut ve renklerde biblosunu bulabilirsiniz hatta Gizem evlerine aldı ben ise onun yerine mask kolyesi almayı tercih ettim.( üzerinde üzüm yaprağı olan mask kolyesi hayat anlamına geliyormuş.)
Bunun dışında benim dikkatimi en çok çeken eserlerden biri de iskelet mozaiği oldu. Bir yastığa dayanarak hafif uzanmış ve elinde kadeh tutan iskelet işlenmiş olan mozaiğin üzerinde “Neşe, neşelen, mutlu ol, hayata katıl” yazıyormuş.Anılarımda müzenin benim için yeri hep ayrı kalacak çünkü burayı gezerken hem de Şuppiluliuma heykelinin yanındayken Sezer aradı ve de bizim ufaklığın biraz erken doğduğu haberini verdi. Ah canım çocuk iyi ki doğdun! (11 Mayıs 2022 Çarşamba)
Müze gezimizden sonra iyi ki müze kartımız var diyerek Saint Pierre Kilisesi diğer adıyla Aziz Petrus Kilisesini görmeye gittik. Kilise kayalara oyulmuş on üç metre derinliğinde, dokuz buçuk metre genişliğinde ve yedi metre yüksekliğinde bir mağaradan oluşmakta. Antakya’daki ilk Hristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara Hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olarak kabul edilmiş. Biz gittiğimizde içeride ayin vardı. Biraz orada kalıp rotayı yine müze kartının geçerli olduğu ve sadece gezmek için gittiğimiz Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesine çevirdik. (Gecelik oda ücretinin pahalı olduğundan değil kalıntıları gören odalarda kalmayı tercih etmeyeceğimizden sadece gezdik 😊)
Burası aslında 2009 yılında otel inşaatı için kazılara başlanan bir yermiş ama kazıları sırasında ortaya çıkan arkeolojik kalıntıların yerinde korunarak sergilenmesi amacıyla hem müze hem de otel olarak kullanılmaya başlanmış.2019 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilerek ziyarete açılan müzede kentin uzun yerleşim tarihine ait kimi zaman üst üste binmiş, kimi zaman iç içe geçmiş arkeolojik katmanlar dikkat çekiyor. Müze otelden ayrıldıktan sonra Antakya merkezde konaklayacağımız öğretmen evine girişlerimizi yaptık. Öğretmenevinin konumu her yere yürüme mesafesinde. Eşyalarımızı yerleştirttikten sonra öncelikle aç karnımızı doyurmak için çarşı içindeki Pöç kasabına gittik ve tepsi kebabı yedik. Güvenç daha önce evde denemiş. Hem kendi yaptığının hem de Antakya’da yediğini değerlendirip Gizem’in de onayıyla kendisinin daha iyi yaptığına karar verdi. Bunun üzerine biz de tepsi kebabı yemek için Edirne’ye yeniden gitmemiz gerektiğine ikna olduk. Adana’dan sonra Antakya meze konusunda sınıfta kaldı. Sanırım Adana’dan sonra tüm iller meze konusunda sınıfta kalır diye düşünüyorum. Bize meze olarak sadece yeşil nane getirdiler. Hatta tadına bakalım diye birer lahmacun söylemiştik, yanında salata istedik. Sonuç olarak bize taze nane ve farklı olarak maydanoz getirdiler.
Antakya’yla ilgili ilk izlenimi dışarıdan küçük gibi görünen yerlerin hiçbirinin küçük olmaması oldu. Kapıdan girdiğin an kocaman avlusu olan eski Antakya evlerini restoran, kafe ve bar tarzı mekanlara dönüştürmüşler. Eski Antakya evlerinin olduğu arnavut kaldırımlı sokaklarda dolaşıp buraları keşfetmeye çalıştık. Saatten dolayı birçok yer kapanmış olduğundan gezilerimizi bir sonraki güne bırakıp bulduğumuz bir şarap evinde sangrialarımızı içip, muhabbet ettik. Gecenin sonunda odaya dönmeden kendimize Asi nehri kenarında bir yer bulduk. Hafif esen rüzgâr eşliğinde Güvenç’in Edirne’den düğünde içmek için getirdiği ama içemediğimiz şarabı içtik. (Hafif ve güzel bir tadı olan şarabın tadı ve orada hissettiğim duygular gözümü kapadığımda hala benimle.)
Öğretmenevinde sabah erken saatlerde kahvaltı yaptık. Öncelikle meydana bulunan müze kartı geçerli olan Hatay Şehir müzesini gezdik. Müze, farklı balmumlarının bulunduğu beş salondan oluşuyor. İlk salonda Hatay’ın tarihçesi, ikinci ve üçüncü salonlarda ticaret ve üretim konusu temel alınmış. Dördüncü salonda Hatay’ın gündelik yaşamı ve giyim kültürü yer verilirken son salonda da yemek kültürü işlenmiş.
Antakya çok fazla din ve kültürü bir arada bulunduran bir şehir. Bunların en önemli göstergesi ise cami kilise ve sinagogun bir arada bulunuyor olması. Hatay’daki en eski ve en büyük camisi olan Ulu Cami, Selçuklu mimari özellikleri gösteren ve Memlüklüler tarafından inşa edilmiş. Azizler Petrus ve Pavlus Rum Ortodoks Kilisesinin kapısı baya heybetli bir kapı ve içeri giriş saatleri var. Gezmek için sadece bahçesine girmemize izin verdiler. Patrikhane merkezi olması dolayısıyla, Antakya Azizler Petrus ve Pavlus Katedrali Doğu Ortodoks Kiliselerinin en ihtişamlı Kiliselerinden biriymiş. Bizans mimarisine uygun olarak inşa edilmiş olup Rus mühendislerin etkisi ve yardımı ile tekrar inşa edildiğinde Rus imar tarzını da biraz almış.
Bunun dışında girdiğimiz bir diğer kilise ise Sarumiye Cami ile aynı yerde olan Katolik kilisesi ise yaklaşık 200 yaşında olup şehrin eski mahallerinden birinde bulunuyor. Buraya girmek için önce zile basıp biraz bekledik. İsa’nın öğrencilerine burada Hristiyan adı verildiği için önemli bir yermiş. Ayrıca cami sınırında bulunması ise dostluk, saygı, hoşgörü ve barış belirtisi olarak kabul ediliyor. Buradan çıktıktan sonra daha sonra geliriz diye düşündüğümüz ama uğrayamadığımız Tarihi Affan kahvesinin önünden geçtik. Burada Haytalı adı verilen gül şurubu ve dondurmanın bütünleşmesi olarak kabul edilen muhallebiden yemeden döndük. Aynı cadde üzerinde bulunan Sinagogu görmek istedik ama kapalıydı. Güvenç yandaki eczaneye sordu yarım saat sonra gelmemizi söylediler. Vakit kaybetmemek adına o arada yakında bulunan Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Müzesi’ne gezdik.
Hatay ‘da tespit edilen bazı tıbbi ve aromatik bitkileri tanıtmak amacıyla 2012 yılında restorasyonun tamamlanması sonucu ziyarete açılan Türkiye’nin ilk Tıbbi ve Aromatik bitkiler müzesiymiş. Müzede 280 tane tıbbi ve aromatik bitkiyi görmek mümkün. Bitkilerin kullanıma hazır halleri cam kavanozda ve el örgüsü sepetlerde sergileniyor. Ayrıca müzenin üst kısmında bitki örneklerinin yanı sıra büyük ebatta fotoğraflarının, botanik bilgilerinin ve ne için kullanıldıklarının mevcut olduğu yer var.
Alt katta ise bitkilerin yağlarını görüp ne için kullanıldıklarının yazılı olduğu bir oda daha var.Eski bir Antakya evine inşa edilmiş müzeyi gezdikten sonra gelen arama sonucu koşarak Sinagog’u (havra )gezmeye gittik. Birkaç kişinin de beklediği Sinagog’un kapısını sonradan öğrendiğimiz üzere haham açtı bizi içeri davet etti. Şehirde sadece 14 Yahudi’nin kaldığını öğrendiğimiz küçük ama mütevazi bir ibadet yeri olan havrayı gezdikten sonra Uzun çarşıya doğru yol aldık. Almak istediğimiz şeyleri aldıktan sonra hem fırından yeni çıkan Kömbe’nin tadına bakmak hem de dinlenmek için mola verdik. Kömbenin sadesi de güzeldi ama ben içerisinde hurma olan kömbeyi daha çok beğendim. Bilmeyenler için Kömbenin en büyük özelliği içinde yumurta olmadığından cam kavanozda saklanırsa, 2-3 ay boyunca bayatlamadan saklanabilmesiymiş ve de mutlaka bayramlarda yapılıp gelenlere ikram edilirmiş. Uzun çarşıdan taze zahter, otlu peynir, cips, kuru domates acı biber aldık.
Antakya merkez gezimiz bittikten sonra öğretmen evine dönüp arabayı aldık ve yolumuzu Samandağ’ına çevirdik. Öncelikle Harbiye Şelalerine uğradık.
Hikayeye göre Apollon bir gün bu çevrede gezerken Defne adında güzel bir kızla karşılaşıyor. Bu kızı gördüğünde adeta büyülenmiş gibi olan Apollon, Defne ile biraz sohbet ediyor. Onun sohbetine doyum olmadığını düşünen Apollon onunla beraber olmak, onu kollamak istiyor. Defne ise böyle bir ilişkiye karşı çıkıyor. Apollon ile Defne arasında bir koşuşturmaca başlıyor. Defne kaçıyor, Apollon kovalıyor fakat daha hızlı koşuyor. Defne sonunda yoruluyor ve yere eğilip toprağa yalvarmaya başlıyor. Toprak anadan koruma isteyen Defne’nin isteği gerçekleşiyor ve Defne’nin gövdesi ağaca dönüşürken kolları dal oluyor, saç telleri ise yapraklar olarak yer alıyor. Apollon, Defne’nin ağaç olduğunu gördüğünde üzülüyor ve ona sarılıp olay yerinden ayrılıyor. Günümüzde halk arasında Defne’nin gözyaşları şelaleden akan sular olarak düşünülüyor. Uzun ve geniş bir şelale olan bu yere giriş ücretsiz ve çok fazla insanların isteğe bağlı olarak yemek yiyebileceği yer bulunuyor. Burada biraz yürüyüp havasıyla serinledikten sonra fotoğraflarımızı da çekinip Hıdırbey Musa Ağacını görmek için yola koyulduk. Navigasyondan ve yolların kapanmasından dolayı gidişimiz biraz olaylı olsa da sonunda ağacı bulduk.
Rivayete göre, Samandağ Sahili’nde buluşan Hz. Hızır ile Hz. Musa birlikte dağa çıkarlar. Bu ağacın bulunduğu noktaya geldiklerinde Hz. Musa elindeki asayı toprağa saplar ve eğilip su içer. Tekrar dönüp baktığında asanın yeşerip fidana dönüştüğünü görür. Halk arasında ab-ı hayat suyundan can bulan fidanın binlerce yılda gelişerek bugünkü halini aldığına inanılmakta. Ağacın gövde çapı 7,5 metre, çevresi 21 metre, yüksekliği ise 7 metredir. Ağacın dalları yaklaşık 1000 metrekarelik alanı kaplıyor. Burada hediyelik eşya, zeytin, biber baharat alabileceğiniz stantlar kurulmuş. Bu alanda biraz yürüdükten sonra bir sonraki durağımız olan Vakıflı Köyüne gittik. Vakıflı Köyü yüzlerce yıl Ermenilere ev sahipliği yapmış ve ayakta kalmış tek köymüş. Musa Dağı eteklerindeki Hıdırbey Vadisi’nin doğal devamı niteliğinde, Akdeniz’i tepeden seyreden ve Yayladağı-Suriye sınırına 30 kilometre uzaklıkta şirin bir yer. Buradaki kiliseyi de gezdikten sonra yine değişik yollardan gidip arabanın gidemeyeceğini anladıktan sonra arabayı park ettik.
Umudumuzu kaybetmeden yürüyerek Beşikli Mağarasına ulaştık. Aslında sonrasında öğrendik ki yanlış yoldan gitmişiz. Doğru yoldan gitseydik önce Titus tünelini görüp ardından Beşikli mağarasına varacaktık ama herkes Mersine biz tersine hesabı oldu 🙂 Titus tüneli MÖ 1. yüzyılda su baskınlarından korunmak için inşa edilmiş. Tünelin deniz tarafındaki girişine göre sağ tarafta 100 metre kadar uzaklıkta bulunan Beşikli mağarası kaya mezarlarının en geniş ve en ünlülerinden olup içerisinde bölümler halinde on iki mezar bulunuyor. Çevlik sahiline vardığımızda hem deniz dalgalı olduğundan hem de artık hava rüzgârlı olduğundan denize girmek yerine ayaklarımızı sokup kumda biraz oturup dinlendik.
Antakya merkeze döndüğümüzde arabayı bırakıp soluğu Hatay konuk evinde aldık. Arkadaşın önerisiyle burada muhteşem Hatay dürümünden yedik. Eskişehir dahil birçok yerde şubesi olan Donasın Hatay dürümcüsü olduğunu herkes biliyor sanırım fakat bir süredir Eskişehir’de güzel dürüm yemediğimizi burada yediğimizle anladık. Biraz yürüdükten sonra Asi nehrine bakan meşhur Petek pastanesinde Hatay Süvari kahvesinden içerek muhabbet ettik. Gecenin sonuna doğru şehrin gezmediğimiz caddelerinde biraz dolaştık ve geceyi künefe yiyerek kapattık. (Kesinlikle İskenderun’da yediğimizden daha güzeldi.)
Öğretmenevine döndüğümüzde bizimkilerle vedalaşıp bu güzel iki günü de anı belleğine artık. İnsanın kendine yapabileceği en iyi yatırımlardan birinin gezmek olduğunu düşünüyorum çünkü yol çok iyi bir öğretici. İyi ki gelmişiz, görmüşüz. Antakya benim için bir kere daha gelebilirim dediğim bir yer oldu.
Kişisel Not: Antakya’da biz iki gün kaldık ama bence +1 gün daha kalınırmış.
Kişisel Kişisel Not : Konuştuğumuz herkes çok nazik ve kibar insanlardı. Gerçekten bu bizi biraz şaşkına uğrattı ama aynı zamanda da mutlu etti. Hala umut var.