İçeriğe geç

Danset Aşıkol Devrimyap

Bounes Dias…

Sabah kahvaltının ardından yolda bir kere mola vererek Santa Clara şehrine gittik… Burası Ernesto Che Guevera ile özdeşleşen bir şehir… Dolayısıyla Küba devrimi ile çünkü son zafer burada kazanılmış bu yüzden Kübalılar için de önemli. Küba devrimi demişken bildiğim ve bildiklerime yolda Zeynep’in bize anlattıklarını da ekleyerek meraklılarına kısa bir özet geçmek istiyorum. Devrimden önce adayı Batista yönetiyordu. Ve tabiki darbe ile yönetimi ele geçirmişti arkasında Amerikalıların olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Başa geçtikten sonra etrafındaki insanlar zenginleşirken klasik hikâye Küba halkı fakirleşmeye başladı. Hal böyleyken 26 Temmuz 1953’de içlerinde Fidel ve Raul kardeşlerinin de olduğu Mancoda kışlasına bir saldırı yapılır ama başarısız olurlar ve kayıplar verirler. Kurtulanlar ise yargılanır hatta Fidel kendi savunmasını kendisi yapar ve bu savunmada şu meşhur sözü söyler “Tarih beni aklayacaktır”. Fidel şüphesiz en iyi savunmasını yapmasına rağmen on beş yıl ceza alır… Olaydan iki yıl sonra nedeni belirsiz şekilde Batista tüm politik mahkumları serbest bırakır ve Fidel ile Raul Meksika’ya sürgüne gönderilir. Ve burada bilindiği üzere aralarına Arjantinli genç doktor Che Guevera katılır. Fidel Raul ve Che yanlarına seksen kişi alarak Amerikalılardan aldıkları Grandma adı verilen gemi ile 2 Aralık 1956 günü Küba güneydoğusuna devrim yapmak için sahile çıkarlar. Gerillalar Küba kıyılarına çıktıktan birkaç gün sonra Batista’nın adamları tarafından saldırıya uğrarlar geriye çok az kişi kurtulur.1958 yılına kadar gerillalar küçük saldırılar düzenlerler.1958 yılında ise Batista dağlardaki Gerillaların üzerine 12 bin asker ile saldırır fakat başarısız olurlar. Batista’nın ordusundan ele geçirdikleri silahları ile karşı saldırıya geçerler ve arka arkaya zaferler gelir. Ve sonra Che Santa Clara’yı ele geçirir. Santa Clara’nın ele geçirilmesi üzerine Batista ülkeyi terk eder. Ve bu son savaşla gerillalar Batista’ya karşı kesin bir zafer kazanmış olur 31 Aralık 1958…
Commandante Che Guevera 1967 yılında Bolivya dağlarında Bolivyalı birlik tarafından yaralı olarak ele geçirilir ve götürüldüğü köyde öldürülür. Hikâyeye göre öldürmek üzere seçilmiş Çavuş Mario Teran’ın ellerinin titrediğini görünce Che “Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürüş olacaksın” diyerek son sözlerini söyler. Elleri kesilen Che’nin cesedi bilinmeyen bir yere götürülür ve aradan yıllar geçince Bolivyalı bir subay cesedin yerini açıklar araştırmalar sonucunda Che ve yoldaşlarının cenazeleri Küba’ya getirilip Santa Clara’daki mozoleye defnedilir. Che Müzesi Mozolesi ve Anıtı yazdıklarımdan anlaşılacağı üzerine bu şehirde… Che Anıtı dışında diğer yerlerde fotoğraf çekilmek yasak olduğundan fotoğraf çekemedik.Müze Che’nin çocukluğundan başlayarak ölene kadar olan fotoğrafları ile dolu ve ayrıca kullandığı eşyalar, takılar, günlüğü, yazdığı mektuplar, silahlar ve formaları da burada sergileniyor. Che ve yanında yer alan diğer silah arkadaşlarının mozoleleri de müzenin hemen karşısında. Küçük loş bir odanın duvarlarına yerleştirilmiş ve odanın bir köşesinde devamlı yanan bir meşale var. Her mezar kare şeklinde üzerlerinde kabartmadan portreleri var Che’ninkinin de tek farkı üzerine düşen yıldız şeklindeki ışık. Anıtın olduğu yerde birkaç fotoğraf çekildik ve aklımda bir şiir Sunay Akın’ın kaleminden ABC’yi onlar öğretti CHE’yi biz öğrendik.
Bugün bir kere daha anladım ki Che bu ülkede çok seviliyor ki Kübalı olmadan Küba vatandaşı olan tek kişi. Küba’da değil birçok ülkede sevilmesinin nedeni belki de romantik bir doktor ve asla ideallerinden vazgeçmeyen bir gerilla olması. Öyle ki Fidel ile Sovyetler nedeniyle anlaşamayıp ülkeyi terk ettiğinde herkesin Che’yi sorması, basına kadar yansıması bu durumunun belki de Che’nin Fidel’den çok sevilmesini bile açıklayabilir ama ikisi arasından ayrı bir bağ olduğu da aşikâr. Bu bağın bozulmasının nedenleri arasında Che’nin ülkeyi terk ettiği zamanlarda Fidel’e yazdığı mektubu herkese okuması olduğunu düşünülüyor ki Che günlüklerinde bu durumu  “kendimi bu kadar sırtımdan vurulmuş hissetmemiştim “ şeklinde kaleme alması da bu iddiayı güçlendiriyor. Che’yi ve hayata bakış açısını seviyorum tanışmayı istediğim insanlardan biri kim bilir belki başka bir Dünya’da karşılıklı Küba purosu içerken bunları konuşuyor oluruz…

Santa Clara’dan ayrıldıktan sonra 214 yılında 500.yılını kutlayan mükemmel bir şehir olan Trinidad’a geçtik. Her bir sokağı tarihin içinden ve halkın arasında bir yolculuk… Arnavut taşı sokakları, rengârenk evleri, sıcacık insanları, hediyelik eşya satan minik dükkân ve pazarları ile bir masalın içindeymiş hissi uyandıran bir şehir…

Öncelikle hep beraber La Canchachara’ya gidip bu yere adını veren seramik minik bardaklarda bal, limon, su ve kendine özel içeceği olan bu içecekten içtik. Tadı güzeldi ya da bana sıcaktan ötürü güzel geldi ve tabi ki burada da müzik vardı….Müzik, dans ve gülümse …Aşık olduğum üç şey…Şanslıyım ki bu üç eylemsiz bu ülkede zaman akmıyor…Çubuklarla bardağın dibindeki balı karıştırarak müzik eşliğinde içeceklerimizi içtikten sonra gruplar halinde dağılarak kendimizi sokaklara bıraktık. Öncelikle pazarın kurulduğu yerde küçük pazarlıklarla anahtarlık, magnet, bardak gibi küçük hatıralar alarak sokaklarda fotoğraf çekildik. Daha sonra ara sokakları keşfe çıktık… At arabalarının geçtiği, sokaklarda oynayan çocuklara yanımızda getirdiğimiz şeker, kalem, takı gibi küçük hediyeleri dağıtarak yüzlerindeki gülümsemeleri daha da arttırdık. Sokaklarda oturan kadınlara oje takı ayrıca sabun vererek onları da mutlu ettik. Bazıları bu duruma o kadar alışmış ki üzücü şekilde isteme işini kendiliğinden abartmış durumda zorla istiyorlar bazılarına bu davranışlardan dolayı vermedik. Verdiğimiz insanlar da kibarca tatlı bir tebessümle ve teşekkürle (gracias) nasıl mutlu oldukları duygusunu bize geçirdiler…

Bazı çikolata çocuklarla fotoğraf çekildik o kadar güzellerdi ki çocukların mutlu olduğu her ülke yaşanılır geliyor bana çünkü bir ülkenin nasıl bir ülke olduğu o ülkede insanların nasıl öldüğü ve çocukların ne kadar mutlu olduğu ile doğru orantılıdır…

Ara sokaklarda gezerken oralarda gördüğümüz kadınlarla da fotoğraf çekildik ve onlara da tabi ruj takı gibi minik hediyeler verdik. Kadınlarının aşırı süslü ve bakımlı olduklarını da söylemeden geçemeyeceğim. Bir dükkânın önünden geçerken masada oturmuş şapkalı üstsüz bıyıklı bir adam bize gülümseyerek bir şeyler dedi onunla da mimiklerimizi kullanarak anlaşıp fotoğraf çekildikten sonra yolumuza devam ettik.

 

 

 

 

 

 

 

 

Başka bir sokakta bir dükkânın önünde bir grup delikanlı oturmuş domino oynuyorlardı. Tüm sokaklarda çocuklar hep dışarda oynuyorlardı. Canım ülkemi düşününce bu kadar rahat özgür ve mutlu şekilde sokakta oynayan kaç çocuk kaldı diye düşünmeden edemedim. Teknolojinin olmadığı bir ülke belki de mutluluk sebebinin başlangıcıdır. Gezerken şehirde bi okul gördük okulda duran yaşlı bir adam bizi gezdirdi küçük küçük birkaç sınıf, kara tebeşirli tahtalar birkaç masa sandalye kitap defterlerinin olduğu kilitli ahşap bir dolap hepsi bu kadar. Sabahları okula girmeden andımızın okunduğu bir avlunun duvarında da Che’nin resmi var ayrıca andımızda “Che gibi olmak “ cümlesi geçiyormuş. Ne güzel değil mi?
İşte burası böyle bir şehir yokluk içinde mutluluk ve birçok şeyi aslında şehre gelen turistlerden görerek öğreniyorlar ve zamanla yavaş yavaş kapitalist düzene doğru bu durum onları yönlendiriyor. Ve belli ki birkaç yıl sonra dün gibi olmayan bu ülke bugün gibi de olmayacak. Ve zamanla her şeye ulaşan ama ulaşamadıklarımızın peşinde mutluluğu arayan bizler gibi mutsuzluk için çırpınarak geçip giden günlerin içinde kaybolacaklar.

Akşam yemeğimizi kaldığımız evlerin birinin terasında Zeynep’in gelirken aldığı rakı eşliğinde yedik. Rakı sofrası olunca tabi ki rakı müzikleri kaçınılmaz oldu Küba’da Türk gecesi konsepti şeklinde eğlenceli bir akşam yemeği yedik. Yemekten sonra dans edelim eğlenelim diye biraz yürüyüp yokuşlar çıkarak mağara adı edilen ve gerçekten mağara olan mekâna gittik. Mekân nemli ve sulu ve nahoş kokulu bir yerdi. Bar dj kabini ve birkaç masanın olduğu popüler bir mekânmış ama sanırım o akşam dj sevgilisinden ayrılmıştı yoksa o kadar korkunç müzikleri başka türlü bir eğlence mekânında çalmazdı. Müziklere rağmen kendi havamızın güzelliğinden biraz dans ettikten sonra Casa Partıcular adı verilen Kübalı ailelerin turistler için hazırladıkları evlere gidip bir sonraki güne uyanmak için yattık.
Sabah bizlere hazırladıkları kahvaltıyı edip şehrin meydanında kilisenin karşısındaki merdivenlerde oturup yola çıkmadan önce Dünya ile bağımızı kurup Varadero’ya doğru yola çıktık. Öğle yemeğini Karayiplerdeki Domuzlar Körfezinde yiyecektik ama o gün orada yemek çıkmadığı için birkaç fotoğraf çekilip biraz ilerde başka bir yerde yemeklerimizi yiyip sonrasında yola devam ettik.

Varadero’ya ulaştığımızda odalarımıza yerleşip iki günlük turkuaz rengi okyanusun ve beyaz kumların tadını çıkardık… Burası tam olarak Küba gibi olmayan Küba olarak tanımlanabilir.Ve böylece bir deneyimi daha deneyimlemenin keyfine vararak geride güzel hatırlanacak anıları hafızaya attık.

Not 1: Buradan arkadaşlara ve kendime yazdığım kartpostalları attım ama gelir mi gelmez mi bilmiyorum şuan belki de Dünya’nın bir yerinde isminize gönderilmiş ama elinize asla ulaşmayacak ya da bir gün mucize gibi elinize geçecek bir Küba kartı vardır…

Not 2: Gece sahile inip mükemmel görünen yıldızları seyredip sohbet ettik ve o an aynı ülkede olmasak bile aynı yıldızlara baktığımız insanları düşündüm mutlu oldum ve aynı anda beynim konuştu “şu an ülkende sabah yıldız falan görmüyor kimse …”

Not 3: Otelde akşam yapılan salsa gecesinde tabi ki salsa yaptım dans kalp ben …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir