Sırbistan’dan sonra rotamız Bosna Hersek!Sınırdan geçer geçmez doğanın değişimine şahit olduk. Yeşilin her tonu ,havası, dağların tepelerine kurulmuş evleriyle bize Doğu Karadeniz’i anımsattı.
Balkanların en güzel doğası ve havası kesinlikle Bosna Hersek’e ait diyebiliriz. Osmanlı döneminde adı Sarajevo olan Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna Türkçe adını Saray ile Ova kelimelerinden almış. Şehir dağların arasında kalmış bir ovada kurulmuş. Doğu ve batı kültürünün bir arada olduğu bu şehirde, cami, sinagog ve kiliseler bir arada bulunuyor ve farklı kültürden insanlar beraber yaşıyor .Bu durum bize Hatay’ı anımsattı. Saraybosna sokaklarında yürürken insan zamanda çağ atlıyormuş gibi hissediyor.
Saraybosna’da ilk Baş Çarşı’ya gittik.15. yüzyılda kurulan ve her çeşit dükkan( börekçi, kebapçı ,lokumcu…) kafe, antikacı, bakırcı ve el işi satan dükkanların olduğu bu çarşıya Osmanlı Devleti tarafından yapılan su sebilin olduğu yerden girdik. Osmanlı döneminden beri faaliyete devam eden Kurşunlu Medresesi ve 1531 yılında inşa edilmiş Mimar Sinan eseri olan Gazi Hüsrev Bey Cami bu çarşıda yer alıyor. Tarihi çarşının bittiği yerde, yolun ortasında “kültürlerin birleşim noktası” yazan bir çizgi var. Rehberin anlattığı şekilde çizginin bir tarafına baktığınızda Bursa’yı diğer tarafına baktığınızda ise Viyana’yı görüyorsunuz. Bu çizgiyle beraber sokakların mimarisi hemen değişiyor. Baş çarşının ilerisine doğru çizgiyi geçip yürüdüğümüzde karşımıza Avrupa tarzıyla Kutsal Kalp Katedrali çıkıyor.
Katedralin önünde bulunan Papa 2. Jean Paul heykeli buranın Hristiyan için ne kadar önemli olduğunu göstermek amacıyla dikilmiş. Katedralin hemen önünde “Bosna’nın Gülleri” adı verdikleri bomba izlerinden biri bulunuyor .
Bosna’nın Gülleri öldürülen masumları ve çocukları unutmamak için şehrin birçok yerinde kırmızıya boyanmış bomba izleri. Savaşın asla kazananı olmadığını bir kere daha hatırladığımız bu katedralin hemen sağında ise soykırımın utanç müzesi var ve kocaman bir afişin üzerinde “ you are my witness” yazıyor. Rehberin söylediğine göre Bosna halkı bu utanç asla unutulmasın ve de buraya her ziyarete geldiklerinde görsünler istemişler. Buradan ayrıldıktan sonra şehrin sokaklarında yürüyerek önce “Özgürlük Anıtını” sonra da “Sonsuz Ateş Anıtı “ gördük.
Sonsuz Ateş Anıtı diğer adıyla Sönmeyen Ateş, Ferhadiye ve Tito Caddesi’nin birleştiği yerde II. Dünya Savaşı’nda Saraybosna’nın kurtuluşu için asker ve sivil kurbanların anısına 1946 ‘da yapılmış. Hayat bazı ülkeler ve bu ülkelerde yaşayan insanlar için daha zor. Dün bugün ve yarın değişmeyen tek gerçek ise insan hep özgürlüğü ve bağımsızlığı için mücadele veriyor ve özgürlük olmayan ülkelerde ölüm ve yıkılış oluyor.
Saraybosna’ya gelip Boşnak köftesi ve yerel söylemiyle burek yemeden olmazdı. Boşnak köftesinin eti lezzetliydi fakat yanında sadece ekmek verdikleri için bize biraz kuru geldi. İnsan meze, sos falan arıyor. Böreği ise yağlı olmasına rağmen kesinlikle çok lezzetliydi. Özellikle bol karabiberli ve küp küp doğranmış olan patatesli burek aşırı lezizdi.
Saraybosna’dan sonra bir sonraki durağımız Mostar !
Çatıları gri taştan yapılı, Neretva Nehri’nin kıyısında bulunan bu kule şehir, başta köprüsü olmak üzere çarşısı ,kafeleri, sokakları, evleri ve doğasıyla gezilip görülmesi gerektiğini düşündüğüm muhteşem bir şehir. Yüzmek ,rafting gibi etkinliklerin yapıldığı nehrin kıyısındaki kafelerde oturup tadını çıkarmak bile burada yapılacak güzel aktivitelerin içerisinde yer alıyor. Bunun dışında yine köfte börek gibi yöresel yemeklerini yemek, alışveriş yapmak ya da havanın sıcak olmasından dolayı sokaklarında gezerken ev yapımı dondurma yemek diğer seçenekler arasında. Biz öncelikle dondurma yiyip sonrasında da köprünün altındaki kafelerinden birinde oturmayı tercih ettik.
Mostar Köprüsü Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1557 yılında inşa edilmiş bir Osmanlı eseri. Yüksekliği heybeti ve mimarisiyle gerçekten bir şaheser.1992 yılında savaşta Hırvat topçu tarafından yıkılmış fakat içinde Türkiye’nin de olduğu toplam dört ülkenin desteğiyle 2004 yılında yeniden hizmete açılmış. Köprünün üzerinde her zaman atlamak üzere duran insanlar oluyormuş. Eğer yeterli parayı toplarlarsa atladıklarına şahit olanlar olmuş fakat biz ordayken atlayan olmadı. Biz zaten isteyenlere para vermedik 😊Buranın üzüm bağları ve zeytinleri meşhurmuş. Hatta mayhoş üzümlerinden dolayı şarap üretimi de yapılıyormuş bunu öğrendiğimiz an bir şişe kırmızı şarap almak kaçınılmaz oldu çünkü şarap kalp biz.
Mostar’dan sonra buraya yakın olan Balagaj şehir merkezi yakınında Buna Nehri kaynağında kurulmuş olan Blagaj Alperenler Tekkesi’nin bulunduğu yere gittik. Bu tekke Sarı Saltuk’un makamının burada bulunmasından dolayı Alevi Bektaşi tekkesi olarak kabul ediliyormuş. Tekke’nin içerisine girmek isteyenler girdi biz girmeyenler de nehrin kenarında yürüyerek Tekke’ye ve misafirhanesine karşı tarafından baktık.
( Meraksız mıyız yoksa fakir miyiz bilemedik 😊)

Veee Poçitel Köyü !
Balkanlardaki ilk Osmanlı Köyü. Ortaçağ ve Osmanlı tarihinde derin izler taşıyan, taş evleri ,camileri, kale surları ve kuleleri olan bu köyde gezmek film setinde gezmek gibi. Nar ağaçlarının arasında taş merdivenlerden yavaş yavaş kaleye çıktığımızda bizi gün batımı eşliğinde çok güzel bir köy manzarası karşıladı. Yukarı gelmeyenler yorulup aşağıda çay içenler çok güzel bir anı kaybettiler. Bir tarafta gün batarken diğer tarafta ay yavaştan kendini göstermeye başlamıştı. Bir roman karakteri olsaydınız mutlaka burada aşık olurdunuz.Ya da belki de çoktan olmuşsunuzdur 🙂

Kişisel Not 1: J Harfleri Y olarak okunuyor.
Kişisel Not 2 : Saraybosna ve Mostar’dan koleksiyonumuza anahtarlık aldık.
Kişisel Not 3 : Gezi sonunda Balkan ülkeleri arasında Bosna Hersek benim aklımda en güzel ülke olarak kaldı.