Kitabın bir yerinde geçen özellikle bir konuda çok haklısın. Herkes kendi hikayesini kendi gerçekliğiyle bilir. Anlattığımız bütün hikayeler herkesin açısından o kadar esnek ki. Aslında tek bir hikâyenin içinde bile yaşadıklarımız o kadar farklı ki ama her nasılsa acılarımız aynı. Hani o şarkıdaki gibi “gözyaşlarımızın tadı aynı”. Galiba bu yüzden farklı farklı karakterlere bürünüyoruz ama aslında ne kadar da benzermişiz. En büyük aşkımız hep bizim çok incindiğimiz, baba figürümüz bizim hep en kırıldığımız yerimizde. Kaçtığımız hep aynı. Kovaladığımız da. Şöyle bir şiir var; “Kim bilir kaça böldüm kendimi, neye döndüm, neye durdum ‘”. Uzun zamandır düşündüğüm bir şeydi ve sanki bütün kitap bana her sayfasında bu dizeleri tekrar tekrar söyledi.
Buddha der ki “acı vardır kabul et, ondan kaçma, onunla savaşma, ona direnme. Bırak acı içinden geçsin, ruhunu inceltsin.” Bence sen oradan geçmişsin. Ruhunu inceltmişsin. Sanki hayatta neyin önemli olduğunu kendine öğretmişsin. Kendi yolunu inşa etmişsin. Yıkılmaya yüz tutmuş bir şeyin ayakta kalması için direnmekten ve kendini boş yere tüketmekten vazgeçmişsin. Bir buçuk yıl önce kendime şöyle söylemiştim “vazgeçmeyi öğren” ve öğrendim. Kendime öğrettim. Şimdi uzun zamandır kendimi şöyle tanımlıyorum “ben vazgeçerim, beni üzen şeyleri arkamda bırakabilirim.” Şimdi, geçen yıl ya da bir hafta önce sen de zamanın birinde bunu öğrenmişsin ve uzaktan ya da yakından aynı acıdan geçmişiz gibi hissediyorum. Bir yanım bununla gurur duydu. Sende duymalısın.
Kendimle ilgili olan kısım ilgili ne desem nasıl anlatsam bilmiyorum ama onure oldum açıkçası. Hayatımıza giren herkesin bir sebebi var. Belli ki senin hayatına o boncuğu vermek ve belki de artık yeni hikayeler yaratmana yardımcı olmak için girmişim. Bu belki kırmızı ip olmuş, belki boncuk olmuş, belki puantiyeli bir elbise olmuş…Aslında o boncuğun hikayesini anlatmalıyım belki şimdi. O zamanlar ellerimi hiç kullanmadığımı ve bir şeyler üretmem gerektiğini düşünüyordum. Derken önüme cam atölyesi geldi ve başladım. Ateşle çalışmak hayatımda en öğretici zamanlardan biriydi çünkü benim de vazgeçmem gereken bir sarı şemsiyem vardı. Ateşi izledikçe, cama şekil verdikçe ne kadar da o boncuğa benzediğimi düşündüm hep. O ateşten geçmek o acıyla yanarak şekil almak ne kadar kıymetliydi ki sonra Papatya’da kocaman bir hikâye oldu. Sonra her akşam ateşle meditasyon yapmaya başladım. Bir mum yakıp başına oturdum. Odamın kapısı hep kapalıydı. Pencereler hep kapalıydı. Odadaki en küçük hava akımı bile dinginleşmişken o ufacık mumum alevi bazen kocaman oluyordu, bazense küçücük korkak ve titrek bir hal alıyordu. Ne kadar benziyordum o aleve. Ne kadar aynıydım. Ne kadar aynıydık. Nasıl da aynıymışız. Şimdi yine yine fark ediyorum. Dün gece uzun zaman sonra tekrar yaptım bu meditasyonu. Nasıl iyi geldi anlatamam.
Nietzsche bi şiirinde şöyle söyler;
“ışığa döner anladığım her şey
Geride bıraktığım ne varsa kül
Ateş benmişim demek ki. ‘”
Şimdi bir boncuk olmaktan çıkıp ateş olduğumuzu düşünüyorum. Büyüdüğümüzü ve büyüttüğümüzü. Papatya’nın içini döktüğü ve içini açtığı her satır için herkes adına teşekkür ederim. İyi ki varsın. İyi ki kocaman bir ateşe dönmüşüz.
Kişisel not : Kitabımı okuyup yorum yapanlar arasında en içime dokunanlardan birine ait bu cümleler…iyi ki seni tanımışım iyi ki ortak hikayede buluşmuşuz ve iyi ki ateşe dönmüşüz.