UK vizesi bitmeden Dublin’e gidelim dedik ve Marsel’i ananeye bırakıp yola çıktık. Yola ilk çıktığımızda kendimi biraz duygusal hissettiğim doğrudur fakat uçağa bindikten sonra daha doğrusu uçak yolculuğu boyunca uyuduğum için Dublin’e indikten sonraki ilk görüşmemizle keyfi yerinde olunca o hissiyatım gitti. Dublin denince aklında ne kaldı derseniz barları, kapıları, viskili kahvesi, üniversitesi ( özel bir nedeni var ) ve Guinnes. Dört gün boyunca hava on sekiz on dokuz derece yer yer esintili tam gezme havasıydı. Susmayan martı sesleri ve kararmayan havasıyla güzel zaman geçirdik. Dublin eğlenceli ve keyifli bir şehir. Gitmek isteyenler ve merak edenler için yazıma devam ediyorum.
Havaalanından çıktıktan sonra merkeze ulaşım çok kolay oldu. Ülkeye giriş konusunda sıkıntı yaşamadık diyebilirim çünkü ben kolay geçtim😊 ama Alkın’a başka bir görevli çok soru sordu. Sonrasında ben geçtiğim için daha fazla soru sormaktan vazgeçti O da geçti. Havaalanı çıkış kapısında bir kaç farklı firma seçeneği var. Hepsinin ayrı ayrı bilet satış yerleri de mevcut. İster tek gidiş ister gidiş dönüş bilet alabiliyorsunuz. Havaalanı ile şehir merkezi arasında tünel olduğu için otobüsle yarım saatte merkeze geldik. Tünele girip çıkınca yol bitmiş oluyor.
Biz 12 Temmuz Pazar günü öğlen Dublin’e geldik bu nedenle yazı biraz geç kaldı. O gün otobüsten inip kalacağımız otele doğru giderken iki farklı renkte forma giymiş insanlar gördük. Sonra otele gidince ( Point A da kaldık gayet geniş temiz ve konum olarak güzeldi) araştırdık ki İrlanda’nın en önemli sporlarından biri olan Gaelic Fottball un saat 16.00 da yarı finali varmış. Stat için biletler günler öncesinden tükenmiş ama publarda da izlemek keyifli olur diye düşünüp otele yakın The Boar’s Head e gittik.( içerde duvarda doldurulmuş büyük yaban domuzu kafası vardı) Maç Dublin (açık mavi ) ve Kerry (yeşil sarı) arasında oldu. Sonunda Kerry taraftarı kazandı. Benim de renklerinden dolayı gönlüm onlardan yanaydı:P Gaelic Fottball İrlanda’ya özgü geleneksel bir spormuş. Futbol, rugby ve basketbolun birleşimi gibi bir spor. Takımlar on beş kişi top hem elde taşınıyor hem ayakla sürülebiliyor. Kaleye şut çekilebiliyor ama puanlamaları iki farklı şekilde yapılıyor. Direkleri geçerse bir puan ağlara girerse üç puan şeklinde. Maçı pubta izlemek, o atmosferi yaşamak zevkli ve güzeldi tabi Guinness eşliğinde. Maç bittikten sonra şehri biraz dolaştık ve pubların önlerinde iki tarafın taraftarları gruplar halinde biralarını içip, sohbet ediyorlardı. Bizim için de tatlı bir anı oldu baya hoşumuza gitti hatta onların arasında karışıp kalabalık bir sokakta ayak üstü bira içtik.
Şehirde Saint Patrick Katedralinin yan tarafında çok güzel bir park bulunuyor burada oturup akşam yemeği olarak kızarmış balık ve patates yedik.( fish and chips).Katedralin içerisine girmedik ama aşırı görkemli gotik bir mimariye sahip.12.yüzyıldan kalmış ve İrlanda Kilisesi’nin ulusal katedraliymiş hatta Gulliver’in Gezileri yazarı Jonathan Swift bir dönem burada dekanlık yapmış. Buranın yanındaki parkta oturmak bile insanı kitap karakteri gibi hissettiriyordu. Bu arada tesadüf eseri 1913 yılında kurulmuş Dublin’in en eski ve en ünlü dükkânından fish and chips almışız. Leo Burdock denince akla Snoop Dogg, Tom Cruise gibi ünlü isim geliyormuş hatta baya uzun bir listeleri var peki ne yaptılar derseniz burada balık patates yemişler 😊 Ayrıca akşam yemeği dediğime bakmayın saat olarak akşam olsa bile şehirde hava on bire doğru ancak kararıyor. Günler çok uzun, sabah ve öğlen saatlerinde şehir kalabalık fakat dokuzdan sonra barlar dışında caddeler tenhalaşıyor.
İkinci gün sabahtan akşama kadar tüm şehri gezdik. Hatta öyle ki baya baya otele dönerken ayaklarımı hissetmiyordum.
Gezdiğimiz yerlerden biri şehrin kalbi Dublin’in üniversitesi Trinity College .1592 yılında Kraliçe I. Elizabeth tarafından kurulmuş. Oscar Wild, Samuel Beckett ( Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) ,Bram Stoker (Dracula’nın yazarı) ,Jonathan Swift( Gulliver’in Gezileri’nin yazarı) buradan mezun olmuş. Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri olunca biz de Marseliko’nun göbek bağını bahçesinde bir ağacın dibine gömdük. Kampüse giriş ücretsiz fakat Old Library&Book of Kells bölümleri ücretli. Onun dışında kampüste baya rahat bir şekilde dolaşabiliyorsunuz. En etkileyici yeri Parliament meydanı. Buradaki Çan kulesi çalarken kulenin altından geçen öğrencinin sınavlarda başarısız olacağına dair inanış varmış.
Diğer durağımız Dublin’in önemli simgelerinden biri olan Guinness Storehouse oldu.1904’te bira fabrikası olarak açılan bina bugün Guinness’in 250 yılı aşan tarihini sergiliyor. Çok az bir gezmeye aşırı yüksek fiyat istediği için onun yerine ikonik kapısında fotoğraf çekilip Open Gate de tadımlık farklı çeşitlerde bira söyledik. Ortamı baya güzel biralarının tadı da aşırı lezzetliydi. Şehir olarak zaten bira konusunda baya iyiler ama Guinness in tadını extra farklıydı. Çok bira sevmeyen ben bile kendi sınırlarımda baya içmiş bulundum. O kahve, kavrulmuş malt ve hafif çikolata tadını net ve iyi bir şekilde alıyorsunuz anlatamam içmeniz gerek. Burada öğrendiğimiz bir şey de pint kullanımı oldu “ A pint of Guinness,please “ dememizle yaklaşık 568 ml Guinness geliyor bazen o yüzden half pint demiş olabiliriz 😊 Tabi sadece bira olmaz
Dublin’e gelip Irish Coffe içmekte gerek. Sokak sokak yürürken gördüğümüz ve hoşumuza giden Kennedy’s IrishCoffee ye oturduk. Özel kendi yapımları olan kahvesini içtik. Tullamore marka viski ile yapılıyormuş. Soğuk krema ve viskili sıcak kahvesiyle hafif tatlı güzel bir içecek. Aslında aldığımız viskilerle yapabilirim bize gelebilirsiniz beraber deneriz 😛 Google yorum yaptığımız için bir bardağını bize hediye ettiler ki bence tatlı bir davranıştı. O sırada yanımızda çekik bir abiyle tanıştık bir önceki hafta İstanbul’daymış bunun bilgisi bize verdi. Tam olarak ortamlarda satılacak bir bilgi olmasa bile ortamın en unutulmazı karşı masada başında fötr şapkasıyla oturmuş şık giyimli yaşlı amcanın birasını yudumlama sahnesiydi. Sahne diyorum çünkü yazarken şu an o anı gözümde canlandırdım. Bunu bazı anlarda yaparım. Gözümü kapadığımda olduğu gibi hatırlamak istediğim bir kişi, bir manzara , bir an olduğunda aynı yere birkaç saniye bakıp gözümü kapatırım sonra yeniden derken birkaç kez bunu tekrarlarım. Sonrasında evet görsel hafızama her haliyle yerleşmiş olur. İşte bu amcanın o loş pubta arka camdan gün ışığı içeri girerken kendinden emin tek başına o masa oturduğu an artık benimle. Siz de deneyin insan bazı anları unutmak istemiyor😊 Bu şehirde müze görmediniz mi derseniz tabiki gördük. İrlanda ulusal arkeoloji müzesi ve sanat galerisini gezdik. İki müze de ücretsizdi. Daha önce Edinbra ve Londra’da gezdiklerimize göre daha küçük ama gezmesi zevkli müzelerdi.
Sokaklarda gezerken gördüğümüz şeylerden biri de Dublin’deki ünlü İrlanda şarkısına ilham veren hayali balıkçı kızı Molly Malone’un bronz heykeli, şehrin en sevilen ve en tanınan simgelerinden biriymiş. Şehirdeki birçok turist, bu heykelin önünde fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirmeyi tercih ediyorken biz etmedik sadece heykelin fotoğrafını çektik. Hüzünlü bir irlanda şarkısının baş karakteri olan Molly Malone ateşli bir hastalıktan yoksulluktan genç yaşta ölmüş. Biraz dekolteli bir heykel olmasından kaynaklı başka şekillerde ananlarda olmuş ama gerçeği yansıtmıyormuş. Şehirle ilgili gözümüze çarpan şeylerden biri yayalara yeşil ışık yanınca oyunlardaki gibi “ çu çuv” diye bir ses çıkıyor ve yeşil hemen sarıya dönüyor. Sarıda geçerken ışık kırmızıya geçene kadar “çu çuçuv” sesi devam ediyor. Kendi dillerini korudukları için tabelalarda İngilizce dışında hep kendi dilleri de yer alıyor. Para birimleri EUR ve kendi vizelerini almadıysanız UK vizesiyle ülkeye girmek için önce İngiltere’ye giriş şartı arıyorlar. Şehirde buluşma noktası ve bizim otele yakın Dublin İğnesi ya da resmi diliyle Işık Anıtı gerçekten ilgi çekici. Çünkü baktığımızda up uzun bir direk ve başka hiçbir şeyi yok. Yaklaşık yüz yirmi iki metre paslanmaz çelikten yapılan bu anıt O’Connell Caddesi’nde bulunuyor. Aynı cadde de ilgimizi çeken şeylerden biri de Dublin Portalıydı. Dublin’i dünyadaki diğer büyük şehirlerle yedi yirmi dört canlı olarak bağlaya dairesel ve halka açık büyük bir LED ekran. Biz de ordayken birkaç ülkeyi aynı anda gördük. Ekranda ses yok sadece iki şehir arasındaki sokak hayatı ve insanlar filtresiz ve anlık olarak görüyorsunuz. Hangi ülke olduğunu ekranda yukarda yer alan bayraktan anlayabiliyorsunuz. Yemek yerleri marketler ve bazı mekanlar çok fazla erken kapandığı için daha önce yazdığım gibi aslında şehirde hayat yediden sonra yavaş yavaş bitmeye başlıyor. Geleneksel canlı İrlanda müziği dinlemek için O’Donoghue’s gittik fakat biz gittiğimizde gurup enstrümanlarını topluyordu. Biz yedide başlayacak sanmıştık ama yedide bitiyormuş . Gitmişken birer Guinness içip mekanı görmüş olduk. 1789 yılında bakkal olarak inşa edilen mekan, 1934 yılında O’Donoghue ailesi tarafından satın alındıktan sonra tam zamanlı olarak pub olarak hizmet vermeye başlamış. Bahçesi çok keyifliydi muhtemelen yetişseydik çok daha keyifli olacaktı.
Üçünü gün trenle yarım saat uzaklıktaki Howth Yarımadasına gittik. Hava güzeldi ama rüzgar vardı. Deniz görmek bize iyi geldi. Dublin’den sonra baya tenha bir kasaba havası var. Arnavut sokakları, radyo kulesi, kilisesi yine renkli kapıları ve barlarıyla küçük ama sevimli bir yer. Sahil yolundan yürüyüp amfide biraz oturup gitarıyla müzik yapan çocuğun şarkılarını dinledik. O sırada denizde yelkenli yapan insanlar vardı. Aklıma tabiki memleketim geldi çünkü orası Sinop’a çok benziyordu. Buraya gelmişken deniz ürünlerinin güzel olduğunu duymuştuk ve King Sitric Seafood Bar’a gittik.
Burada midye, istiridye, karides, yengeç ve ıstakoz denedik .Yanında tabi ki Guinness ile. Hepsi çok lezzetliydi ama istiridye çok fazla bizim damak tadımıza uymadı o kadar yumusak bir şeyi yemek pek hoş değildi. Gerçi Guinness in bir reklamı vardı “ıf you dont love life,you can’t enjoy an oyster.” Bilemiyorum Altan 😊Akşam dönüşte de ünlü Temple Bar bölgesinde biraz gezdik ve sonrasında iki ayrı barda takılarak geceyi bitirdik. Canlı müzikleri ve ortamlarıyla her gittiğimiz bara bayıldım. Bu sokakta ünlü bir dondurmacı vardı oranın tuzlu karamelli dondurması da ayrı bir güzeldi .Barda dondurma yemekte ayrı bir deneyim tabi . Genel olarak giriş çıkışlar barlara çok rahat çok farklı bir profil var .Uzakta baktığımda giyim olarak insanlar doksanlardan kalma gibi biraz rüküşler ama rahat eğlenceli insanlar. Sonuç olarak aslında baktığında neye öncelik verdikleri bizden farklı.
üç gün boyunca üç farklı şekilde kahvaltı yaptık en güzeli Murphy’s Bistro Cafe.Son gün hatta çok merak ediyordum burada yemek nasipmiş diyerek acai bowl yedim. Çıkışta marketten tuzlu bir şeyler alıp karnımızı doyurduk. Bu şekilde kahvaltı yapmak benlik değil tatlı niyetine yersen tamam çok güzel lezzetli ama sabah kahvaltısı için benim midem alışık değilmiş .Kahvaltı sonrası nehir kenarında dolaşıp geldiğimiz şekilde yine otobüsle havaalanına döndük. Eve döndüğümüzde gece olmuştu iki saat farkından dolayı ve Marseliko iki yaşına girdi. (16 Temmuz ) Uyandığında yanındaydık. O gün karpuzdan doğum günü pastası yaptım. evde mini bir doğum günü kutlayıp birkaç kere mum üfledi. İyi ki doğmuşuz ve iyi ki doğmuş. Bir gezi yazısının daha sonuna gelmiş bulunuyoruz .Okuduğunuz için teşekkür eder yaşadığınız şehirde varsa ırısh pub a gidip bir Guinness içmenizi isterim. Hatta Eskişehir’de giderseniz beni de çağırın 😊