
UK vizesini sorunsuz aldıktan sonra ilk olarak Londra’ya gittik fakat diğer gün ilk trenle İskoçya’nın başkenti Edinburgh’ a yani onların demesi ile Edinbra’ya yola çıktık.
20 Mayıs günü King’s Cross istasyonundan dört saat süren hızlı trene bindik. Bu tren istasyonu Harry ve arkadaşlarını Hogwarts’a götüren trenin kalktığı istasyon yani “9 3/4 Platformu” burada bulunuyor.
Fotoğraf çekilmek için küçük bir yer yapmışlar. İstediğiniz malzeme ve aksesuarlar ile burada fotoğraf çekilebiliyorsunuz. Marsel’le biz sıra beklemek istemedik sadece oranın fotoğrafını çektik. Fotoğraf çekilen yerin yanında da kendinizi kaybedeceğiniz bir Harry Potter dükkanı var. Ne ararsanız bulabilirsiniz. Tren yolculuğumuz Marsel’in yeme içmesi, uyuması ve boyama yapıştırma gibi küçük etkinlik aktiviteleriyle sorunsuz bir şekilde geçti. Yol boyunca olabildiğince yeşillik, farklı türlerde büyük ve küçükbaş hayvan, kuzey denizi ve de şatolar görüp kendimizi film izliyormuşuz gibi hissettik.
Edinburgh garından çıktığımızda bizi çok basamaklı bir merdiven karşıladı ve o zaman “Hoş bulduk Edinbra” dedik. Biz İbis otelde kaldık. Zincir otel olmasından kaynaklı hiçbir sorun yaşamadık. Merkezi bir yerdeydi hatta tren garından yürüyerek otele gittik. Odaları yeterince büyük ve temizdi. Marsel erken uyandığı için ona kahvaltıyı otelde yaptırdık çocuklara ücretsiz kahvaltısı olması da bizim için avantaj oldu. Bu şehirde tek ya da iki katlı bir binaya girdiğinizi sanırken aslında kendinizi diğer taraftan bakınca on dokuz yirmi katlı bir binada bulabiliyorsunuz. Şehrin old town denen turistlik bölgesinde yapılar hep bu şekilde. Otele yerleştikten sonra en turistlik ve ikonik sokak olan Royal Mile de yürümeye çıktık. Hava gezdiğimiz süre boyunca on beş on altı dereceydi. Yağmura yakalanmadık ama yağmurluksuz da gezemedik. Şehirde ya merdiven ya da yokuş çıkmak kaçınılmaz. Biz bebek arabasından dolayı yolları biraz uzatarak yokuşlu kısımları tercih ettik.
Şehirde gezdiğimiz sürece İskoç müziği bizi hiç bırakmadı. Sokaklarda Marsel’in söylemiyle nanay çalıyor olması şehre ayr bir hava katıyor. Ayrıca Gayda (İskoçya’nın ulusal simgesi olan ikonik müzik aleti. Nefesle şişirilen bir hava deposu (tulum) ve bu depoya bağlı kamışlı borulardan oluşan üflemeli bir çalgı) çalan bu erkekler geleneksel kıyafetleri olan kilt giyiyorlardı. ( 1700’lü yıllarda bir işverenin işçilere dağıttığı bir çeşit üniformaymış. Fakir iskoçlar da bunu benimsemişler, gece üstlerine attıkları battaniyeyi sabah üstlerine atıp kullanmaya başlamışlar. Şimdi aristokrasi simgesi, her soy kendi tartan denen desenini kullanıyor. Bu arada her biri bir set, yaklaşık 200 pound civarında satılıyor, süslü çorapları var, ayakkabıları var, bellerin astıkları çantaları var vs.)Müzisyenler dışında da gezerken çok fazla Kilt giyen erkek gördük. ( ben hiç garipsemedim hatta yakıştırdığımı itiraf ediyorum)
Royal Mile sokağında gezerken karşımıza çıkan yapılardan biri Unesco Dünya mirasına giren St. Giles Katedraliydi.14.yy da inşa edilmiş bu ortaçağ kilisesi İskoçya’nın en önemli binalarından biriymiş. İçerisinde çok fazla enstrüman vardı ve öğrendiğimize göre İngiltere’nin önde gelen müzisyenlerinden oluşan topluluk katedralde yıl boyu Vivaldi’nin Dört Mevsim’i, Mozart ve Mendelssohn konçertoları gibi klasik başyapıtları mum ışığında sergiliyormuş. Bir iktisatçı olarak dikkatimi çeken şeylerden biri de katedralin hemen dışında yer alan modern ekonominin babası Adam Smith’in heykeliydi. Sokak boyunca yürümeye devam ettiğimizde Edinburgh Castle tüm görkemiyle bizi karşıladı. Buradan şehir manzarası çok güzel. Bilet alıp zaman ayırarak içerisini de gezebiliyorsunuz fakat hava biraz rüzgarlı olduğundan gezmesi bir iki saati bulacağı için Marsel’den dolayı biz sadece etrafını gezdik. Kale bizim Sinop kalesi gibi merkezde yere yakın gözükmesine rağmen şehrin öbür tarafını gezerken Castle Rock’ın tepesinden yükseldiğini fark ettik.
Edinburgh Kalesi, yüzyıllar boyunca kale, kraliyet konutu, hükümet merkezi, cephanelik ve hapishane olarak İskoçya’ya hizmet etmiş. İskoç tarihinin ve ulusal gururun bir sembolü olmuş.Akşam yemeğini otele yakın olmasından dolayı Royal Mile üzerinde olan Bella Italia yedik. Pizza ve makarnası güzeldi. Marsel için de makarna gayet doyurucu ve lezzetliydi. Şehirde nereye gitsek çocuklar için boya kalemi ve boyama kağıdı veriyorlar bu Marsel’i çok mutlu ederken oyalandığı için bizi de mutlu etti. Gerçi bir ara kendimizi Edinburgh sokak taşlarını boyarken bulduk ama tatillerde beklenmedik küçük olaylar yaşanabiliyor. Şehirde yemek yerleri marketler erken kapanıyor. Marsel’den dolayı da bizi barlara almadıkları için sekiz, sekiz buçuk gibi hep otele dönmek zorunda kaldık. On altı saat gündüz uzunluğundan havanın geç kararması ve erken aydınlanması bir de iki saatlik farklılık Marsel’in uyku düzenini birkaç gün etkiledi dolayısıyla bizim de güne erken başlamamıza neden oldu. Kahvaltı mekan tavsiyelerimden biri “The Edinburgh Larder”. Biz rezervasyon yaptırmadığımız için biraz bekledik. İki ayrı yan yana mekan fakat içleri çok büyük olmadığından biraz beklemek gerekebiliyor ama rezervasyon yaptırmak öncesinde mantıklı. Çalışanlar çok güler yüzlü insanlardı. Mekanda salaş tatlı bir yerdi. Yediğimiz tam İskoç kahvaltısını da beğendik gerçi ben içerisinde bulunan bazı şeyleri yiyemedim ama genel olarak lezzetliydi.
Nedir bu kahvaltı derseniz tam olarak şunlardan oluşuyor; kare sosis (Lorne sosis), dilimlenmiş haggis (koyun sakatatı yahnisi), patatesli çörek (tattie scone), kanlı sucuk (black pudding), pişmiş yumurta, domuz pastırması ve fırınlanmış fasulye yanında ise kızarmış domates, mantar ve kızarmış ekmek. Akşama kadar tok tutması garanti. Gün içerisinde bir ihtiyacımız olduğunda Tesco market bizim kurtarıcımız oldu .Tuzlu sirkeli cipse bayıldım. Hatta dönerken de marketten birkaç paket alıp valize attık fakat çok kısa sürede tükettik. Yurt dışına çıkanlardan isteğimdir 😊
Şehirde açık havada gezilecek en güzel yerlerden biri Princes Street Garden. Edinburgh Kalesi’nin dibinde yer alan iki bitişik halk parkı . Parkının içerisinde yapay göl, çeşme, anıtlar ve bahçıvan kulübesi bulunmakta.( bahçıvan kulübesinde insanın yaşıyası geliyor) Bahçede Marsel’in isteği üzerine en fazla bebek fil heykelin başında zaman geçirdik.
Heykeltıraş Andy Scott tarafından yapılan bu bebek fil şeklinde anıtın üzücü hikayesini sonradan öğrendim. Mimarlığın Dehası tarafından yerleştirilen bu anıt, 2012’de ortaya çıkarılan Mortonhall skandalından etkilenen 250 bebek ve ailelerinin kalıcı bir hatırlatıcısıymış. Mortonhall skandalı, İskoçya’nın Edinburgh kentinde yer alan belediyeye ait Mortonhall Krematoryumu’nda ortaya çıkan ve on yıllar boyunca bebeklerin yakıldıktan sonra geriye kalan küllerinin ailelerden gizlice saklandığı veya yok edildiği büyük bir bebek külleri skandalıymış. Princes Street’in güney tarafında birçok heykel ve anıt bulunuyor. En dikkat çekeni, Sir Walter Scott’ı onurlandırmak için 1844’te inşa edilen Neo-Gotik bir kule olan Scott Anıtı .
Viktorya döneminden kalma Gotik anıt, Havana’daki José Martí anıtından sonra dünyadaki bir yazara ait ikinci en büyük anıtmış. ( Küba’ya gittiğimi söylemiş miydim))
Bahçeden çıkıp anıta doğru giderken İskoç Ulusal Galerisini gezdik.1859 yılında halka açılan bu sanat galesinin her salonu göz banyosu yapmak için birebir. Ücretsiz ve çocuk dostu olması ise bizim için avantaj oldu. Diğer bir ücretsiz gezebileceğiniz bizim gerek içerisi gerek mimarisiyle çok hoşumuza giden İskoçya Ulusal Müzesi oldu. Londra’dakinden daha çok sevdiğimi itiraf etmeliyim tabi Londra yazısında onu ayrı yazacağım. Müze , İskoç antik dönemi, kültürü ve tarihiyle ilgili koleksiyonların yer aldığı İskoçya Müzesi ile bilim ve teknoloji, doğa tarihi ve dünya kültürlerini kapsayan koleksiyonların yer aldığı Kraliyet Müzesi’nin birleşmesi ile kurulmuş. Müzede İskoçya Antik Eserler Müzesi’nin koleksiyonları, İskoç arkeolojik buluntuları ve Orta Çağ objelerinin yer alıyor. Ayrıca dünyanın dört bir yanından jeoloji, arkeoloji, doğa tarihi, bilim, teknoloji, sanat ve dünya kültürlerini kapsayan eserler içeriyor. Müzedeki dikkat çekici şeylerden birisi, yetişkin bir memeli hücresinden elde edilmiş ilk klon olan Koyun Dolly’nin doldurulmuş gövdesi.
Zamanında ne popüler olmuştu. Diğer ilgi çekici eserlerden biri de Millennium Clock adlı büyük bir hareketli heykel saat. Her saat başı çalıyor olması ve her katındaki farklı objelerin hareketi gerçekten izleme keyfi veriyor.
Müzeden sonra gezdiğimiz ilginç yerlerden biri şüphesiz Greyfriars Kirkyard mezarlığı.
Edinburgh perili şehirlerden biri olarak geçiyor ve bu mezarlıkta dolaşan hayaletlerle ilgili çok fazla rapor yazılmış. Hatta öyle ki hayalet yakalama turları falan yapılıyor. Mezarlık girişinde köpek Bobby mezarı var. Mezarlığa girmeden de bir anıtı var herkes orada köpeğin burnuna dokunuyor ve bunun şans getirdiğine inanılıyor tabiki bir uydurma. Hikayesine gelecek olursak Bobby , Edinburgh Şehir Polisi’nde gece bekçisi olarak çalışan John Gray öldüğünde bu mezarlığa gömüşmüş köpekte kendi ölene kadar on dört yıl boyunca bu mezarlıktan sahibinin yanından ayrılmamış.
Marsel köpeğin heykelini çok sevdiği için biz de uzun süre yanından ayrılmadık. Mezarlık hem sessiz hem de gerçekten rahatlatıcı bir atmosfere sahipti ayrıca hayaletlerin bizimle olma ihtimali bir çeşit insanın hoşuna gidiyor. Ölüler gününde sevdiklerinin geldiklerine inanan Meksikalılar gibi benim de bu inanışa inanma isteğim ağır basıyor.
Şehrin büyüklüğü ve o gotik etkisinin dağıldığı tek sokak ise Victoria Street.
Renkli yapılarının olduğu sokağın ayrı bir atmosferi var. Bu sokakta Harry Poter müzesi bulunuyor fakat hem çok küçük hem sıkışık hem de kalabalık olduğundan Marsel’le giremedik. Ben tek başıma girdim ama yukarı çıkamadım. Hayranları için iki bilgi biri Royal Mile sokağına yakın belediye binasının bahçesinde J.K. Rowling ait el izleri bulunuyor. Diğeri ise kitabın ilk satılarını yazdığı The Elephant House kafe de bu şehirde yer alıyor. Tatlı bir kafe ama tam yazarın olduğu yere oturmak için sıra beklemek gerekiyor gerek var mı bilemiyorum.
Şehirde yapılacaklardan biri de eğer zamanınız varsa ve bebeğiniz yoksa Arthur’s Seat e , sönmüş volkanın zirvesine tırmanıp manzarayı izlemek olabilir. Biz sadece yakına kadar gidebildik. Şehir manzarası sunan bir diğer yerlerden biri de Calton Hill burası daha az zaman alıyor ve daha az yorucu. Fakat Marsel o sırada uyudhuğu için biz rotamızı rahat oturup kahve içebileceğimiz ve dinlenebileceğimiz bir yere çevirdik ve bayıldık. Santu Coffee hem kahvenin kavrulup paketlemesini görebileceğiniz hem de kaliteli biri kahve içeceğiniz bir yer. Şansınız varsa pastel de nata yiyebilirsiniz biz yiyemedik kalmamıştı. Konu yemekten açılmışken akşam yemeklerinizin birinde Mums Great Comfort tercih ettik. Marseliko yemek krizi çıkardığı için biz çok fazla ne yediğimizi anlamasak bile aslında baya güzel menüleri vardı. Gün içerisinde acıkıp atıştırmalık bir şeyler ararsanız yiyebileceğiniz en güzel şeylerden biri Fish and Chips. Salaş ama güzle bir atıştırmalık keyif yapmak isterseniz kaleye giderken köşede kilisenin bahçesinde iki ayrı seyyar araba var. Birinden yemeğinizi diğerinden biranızı alıp İskoç müziği eşlinde bahçesinde yiyebilirsiniz.
Bunun dışında İskoçya deyince akla ilk gelenlerden biri tabi ki viski. The Scotch Whiskey Experience ile turlara katılabiliyorsunuz ama biz yine Marsel’den dolayı tercih etmedik onun yerine sadece viski almakla yetindik. Sanki bir çok şeyi yapamamışız gibi oldu ama Marsel ile de gayet güzel gezdik hakkını yemeyelim oğlumuz çok iyi bir yol arkadaşı. Çocuklar için iki ayrı tercih edebileceğiniz mekan var biri Dynamic Earth biz gittiğimizde tadilat tarzı bir şey vardı o nedenle kapalıydı ama buradan Arthur’s Seat çok yakından görmüş olduk. Diğer önerilen yer de Camera Obscura & World of ıllusions buraya da gitmek için plan yapmıştık fakat ulusal müzenin bir katında çocuklar için oyun alanı yapmışlar ve burada optik oyunların olduğu aynalar da vardı bu nedenle bir daha buraya gitmedik. Ayrıca çocuk oyuncaklarından oluşan bir koleksiyona ev sahipliği yapan Çocukluk Müzesi de çocukla gezilecek güzel yerlerden biriydi. Dünyada çocukluk tarihi konusunda uzmanlaşmış ilk müzeymiş ve giriş ücretsizdi.
Bu müzeye yakın bir de The People’s Story müzesi vardı ve benim etkilediğim müzelerden biriydi. Üç katlı ahşap bir bina olan yine ücretsiz bu müzede Edinburgh’un işçi sınıfı halkının 18. yüzyılın sonlarından günümüze kadar olan hikayesini balmumları, kıyafetler, sesler ve o döneme ait eşyalarla beraber sergilemişler. Yolunuz düşerse tavsiye ederim. Unutmadan şehirde gezdiğimiz diğer yerlerden biri de The School of Divinity. Edinburgh Üniversitesi’nde bulunan ve üniversitenin İlahiyat Fakültesi’ne ev sahipliği yapan tarihi bir bina. Binanın içerisinde girdiğimde kendimi film platformunda gibi hissetmiştim aslında genel olarak bu şehirde gezerken ara ara bu his hep geldi.
İki yaşına yaklaşan bir bebişle gezmek düşündüğümüzden daha kolay olmasına rağmen bazı zorluklar da yaşandı tabi ama genel olarak yorucu fakat güzel bir geziydi. Marsel’den dolayı Salt Horse ve Frankenstein Bar’a giremedik eğer yolunuz düşerse siz gidin.Ve Birleşik krallık vizesi alırsanız Edinburg’a lütfen gidin eminim çok seveceksiniz ve bir gün yeniden gitmek dileğiyle…
Kişisel Not 1 : Dünyaca ünlü Grand Theft Auto (GTA) serisinin yaratıcısı ve geliştiricisi olan İskoçya merkezli video oyunu şirketi Rock star North buradaymış meraklıları iyi bilir ben de Alkın’dan öğrendim.
Kişisel Not 2 : bu şehirde rahat bir ayakkabı olmazsa olmazlardan.