İçeriğe geç

Bal Günleri ( Antalya Olimpos Kaş)

12 Temmuz sabahı altı gibi yola çıktık.

Yıllar önce bizimkilerle Side’de bir otele gitmiştik ama otel sınırları dışına çıkmadığımızdan ve de şirket toplantısı için gittiğimiz zamanı da saymazsak bence ilk kez Antalya’ya gittim diye yazabilirim. Eskişehir-Antalya yolu düşündüğümden daha kısa sürdü. İtiraf etmek gerekirse Alkın ile yollar her zaman düşündüğümden daha kısa sürüyor. Bu dip notu geçtik sonra kahvaltımızı Antalya’da Mermerli plajını gören bir restoranda yaptık. Kahvaltı sonrası ise Kaleiçi’ni dolaştık ve bana büyülü geldi sanırım kendine özgü yerleri çok seviyorum. Antalya merkez tarihi dokusu, sokakları, limanı ve denizi ile hayal ettiğimden daha güzelmiş ama güneş kremi sürmeden bu mevsimde öğlen sıcağında dolaşmak gerçekten bir hataymış akşam olunca anladım. O günden sonra tatil boyunca bir daha güneş kremimizi ve şapkamızı yanımızdan eksik etmedik. Yola devam etmeden önce Antalya’nın o meşhur Konyaaltı sahiline uğradık denize girmek için zamanımız olmadığından sadece ayaklarımızı soktuk. Olimpos’a gitmeden önce Kemer Çamyuva’ya uğradık. Alkın’ın arkadaşları düğünden sonra tatile oraya geçmişti. Beraber plajda sohbet edip denize girdik. Gelinliğimin dekoltelerinden dolayı Haziran boyunca ne Akçay’da ne de Sinop’ta denize girmemiştim böylelikle sezon açılışını yapmış olduk. Kesinlikle denizin suyu bizim oralara göre hem daha sıcak hem daha berrak.
Olimpos’a geçmemiz saat olarak biraz geçe kaldığı için çadır kurmak yerine Alkın’ın kuzeni ve ailesinin kaldığı pansiyonda yer varmış biz de orada konakladık.

Pansiyon olarak düşünürseniz kaldığımız Kekik pansiyon adından da anlaşılacağı üzere bahçesinde kekikler bulunan meyve ağaçları içerisinde birkaç tek odalı içerisinde banyo ve tuvaleti bulunan evlerden oluşan Çıralı ’da aile işletmesi. Aile güler yüzlü ilgili kahvaltıları güzel yeni bir işletme olduğu için henüz adları duyulmamış. Çadır istemezseniz kalınabilecek bir yer ama bana kalırsa erken gidip çadırda kalmak daha mantıklı. Ece abla ile Alpay abinin yedi yaşında kızları var adı Doğa. Doğa ile ilk düğünde tanıştık. Artık yeni bir hayranım daha var. Bu yaş ve daha alt yaş grup tarafından neden çok sevildiğimi hala bilmiyorum ama muhtemelen beni kendilerine yaşıt görüyorlar😊 O gün akşam Simge adında bir mekanda yemek yedik diğer günde Limon’da. Simge hem yemek yiyip hem de uzun süre oturarak bir şeyler içebileceğiniz açık hava yeni açılmış bir mekan. Kendine göre bir tarzı var ve yemekleri güzel görünüyor ki biz pizza yedik kesinlikle lezzetliydi. Yanında da beyaz şarap içtik ve memnun kaldık. Limon buraya göre daha orta halli bir mekan orada da diğer gün tavuk ızgara yedik ama açıkçası bir kere daha gitsem kaldığım sürece Simge’de yerim o yüzden açık ara farkla tavsiye ederim. Gece Çıralı ’da dolaşıp meşhur dondurmasını yedik (bence ortalamaydı). Diğer gün sahilden doğru yürüyerek Olimpos’a geçtik. Önce süresi dolduğu için yeni müze kartları çıkarıp antik kenti dolaştık. Olympos’un günümüze kadar ulaşmış kalıntıları denize akan bir ırmağın ağzında ve her iki yakasına dağılmış. Antik kent gezimizin sonunda ise kendimize ağaçlıkların altında bir yer bularak meşhur Olimpos sahilinden denize girdik. Sahil baya büyük ve geniş ayrıca aşırı kalabalıktı. Deniz çok güzeldi ama hava yine çok sıcaktı. Kesinlikle Antalya’ya bu mevsimde gelmek deli işi ee biz de deliyiz. Açıkçası bunu yazmazsam olmaz. Benim için Olimpos biraz hayal kırıklığıydı. Çünkü  üniversite zamanımdan beri buraya gelmeyi çok istemiştim ama bir türlü mümkün olmamıştı. O dönemler çok popüler ve özellikle üniversite öğrencilerinin gözde tatil yerlerinden biriydi. Sanırım bu yüzden hayallerimde çok fazla büyütüp çok ayrı yere koymuştum hatta Kaybedenler Kulübü filminde geçen “Hadi Olimpos’a gidelim” cümlesi arkadaşlarla aramızda her sıkıldığımızda birbirimize söylediğimiz bir replik haline gelmişti. Yani aslında bence şöyle ki bir şeyin olması değil onun olmadan önceki anları o andan daha güzel. Sonuç olarak evet güzel bir yer, geldim gördüm ama sanırım bir daha gelmek için tercih etmem. Yazıya devam etmek gerekirse o günün akşamında Alkın, Ece abla, Alpay abi, Doğa ve ben Yanartaş’a (Olympos’un Sönmeyen Ateşi) çıktık.

Burası denize yakın manzaralı konumu ve gece çıkıyorsanız kesinlikle muhteşem yıldızlara ev sahipliği yapan en tepesinde taşlar arasından alevler çıkan bir doğal gaz kaynağı. Yunan mitolojisine de konu olmuş. Hatta diğer adı Chimera’dır. Chimera Olympos dağında yaşayan aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu ve ağızdan alevler saçan canavarın adı. En tepeye çıkıp ateşleri gördükten sonra oturup eşsiz güzellikteki yıldızları seyrettik. Yüksek ve karanlık olduğundan neredeyse tüm yıldızları görebiliyorsun. İnişi çıkışa göre daha kolay oldu. Doğa çıkarken olduğu gibi inerken de anlattığı hikayeler ile bize eşlik etti. Doğa’da kendi küçüklüğümü gördüm asla susmayan bir ben. Artık öyle değilim yani bence daha az konuşuyorum bilemedim neyse 😊 Diğer gün kahvaltıdan sonra yola çıktık. Kaldığımız pansiyonda çalışan kişi bize bahçeden kekik verdi. Ah hem kokusu hem kendisi mükemmel olan bir baharat kendisi. Yolda öncelikle Aziz Nikolaos yani Noel Babanın mezar kilisesini ziyaret ettik. Buraya geldiğimizde önce Türkiye’den çıkış yapıp Rusya’ya geçtik sandık çünkü her yerde Rus alfabesi ile yazılar var hem de Türk’ten çok Rus vardı. Sonrasında Myra ve Limyra antik kentlerine uğradık. Alkın ile yola çıkmak demek tarihi tüm yerlere uğramak demek. Seçtiğiniz yol arkadaşınız kaderinizdir😊 Myra Antik Kenti Demre ilçe civarında. Myros Nehri’nin (Demre Çayı) batısındaki ulaşıma elverişli kanal ile şehrin denizle bağlantısı sağlanmaktaymış. Özellikle Likya dönemi kaya mezarları, Roma Dönemi tiyatrosu ve Bizans Dönemi Aziz Nikolaos Kilisesi (Noel Baba) ile ünlü. Limyra Antik Kenti ise  Finike ilçe yakınlarındaydı. Likya Bölgesinin en çok kaya mezarına sahip kentlerinden biriymiş.
Kaş’a akşam saatlerine doğru geldiğimizde yokuştan araba ile inerken karşımıza çıkan manzara karşısında içimdeki çocuksu sevinç yüzümden belli oluyordu ve ellerimi çırptım. Gördüğüm en güzel manzaralardan biriydi. Kamp alanına giderken şehrin sokaklarında kısa bir tur yaptık ve anladım ki ben âşık oldum. Kaş’ta çok fazla sirkülasyon var, mevsimden dolayı gelen giden yoğunluk bitmiyor. Bu yüzden öncesinde arasak bile yer ayırtma şansımız olmadı ama şehre girdiğimizde tekrar aradığımızda boş alan olduğunu söylediler biz de böylece gidip Olympos Mocamp’a çadırımızı kurduk. Burası biraz fazla kâr amacı güden her çeşit insanın kaldığı karşı caddede kendine ait sahili olan ağaçların arasında bir kamp yeri. Cunda’da kaldıktan sonra bu ikinci kamp maceram olacaktı. Tatile çıkmadan önce başta çadır olmak üzere her şeyi yeniden aldığımız için ve de gerçekten güzel bir kamp yeri olduğundan kaldığımız iki gün boyunca hiçbir sıkıntı yaşamadık. Konforuna çok düşkün biri olarak kamp olayına eskiden çok uzaktım ama aslında kamp yeri ve kamp malzemelerin sorunsuz ve iyiyse en iyi otelden bile daha rahat olabiliyormuş. Çadır kurma yerleşme işlemlerinden sonra kendimizi sahile attık ve yazacağım tek şey şu Kaş’ın denizi büyüktür tüm denizlerden. Mükemmel bir renk tonu, sonsuz berraklık yumuşacık bir his. Girdiğim en güzel deniz diyebilirim. Kaş; geldim gördüm sevdim ve yine gelmek istiyorum şehirlerimin arasına girdi. Hafta sonları biraz yorucu olsa bile bir gün izin alıp arada geliriz diye  planlar yaptık. Emekli olunca da burada bir yazlık alalım hayali de kurduk ama bu bir şaka çünkü bence emeklilik Sinop 😊 Alkın en sonunda çok fazla gelmek istersen ben seni Cunda’ya götürürüm benziyor zaten diye cümle kurdu evet aynen görmesem inanabilirdim 😊 Bu arada Ayvalık ve Cunda’nın yeri çok başka dip not olarak yazmak istedim. Akşam yemeğini Sardelaki Yunan Tavernasında yedik. Rakı içmek gibi bir işe kalkıştık ama o kadar sıcak bir hava vardı ki asla esmiyordu bu yüzden o mezeler biraz ağır geldi hassas bünyeme. Bu nedenle bahar ya da sonbahar bence burası için mükemmel mevsimler. Kaş’ın her bir sokağı kendine özgü mekanlarla dolu. Çiçekler, Arnavut kaldırımları, anason kokuları, insanlar…Burası kitaplara, şiirlere, şarkılara konu olacak cinsten bir yer. Diğer gün madem geldik koylarını da görelim diye tekne turu yaptık. Bermuda isimli teknede yer ayırtmıştık. Kesinlikle yemekleri mezeleri ikramları ve de hizmetleri ile çok iyi bir tur teknesi ayrıca herkesin kendine ait yeri var ve de en önemlisi müziksiz. İki çeşit yemek alternatifi var balık ve tavuk. Balık mükemmel ama onun dışında ikram ettikleri mezeler enfes. Tur Kekova turu diye geçiyor. Sabah onda limandan bindik akşam altıda Kaş’a geri döndük. Tüm gün hem yedik hem içtik hem dinlenip hem de birbirinden güzel koylarda denize doyduk. İnönü, Akvaryum ve Tersane koylarından sonra Batık Şehre uğradık. Kekova Adası depremlerle biraz suyu batmış bu nedenle buraya batık şehir denilmiş. Kekova Adası’nın karşısında Kaleköy ve biraz ileride de yatlar için sakin bir koy olan Üçağız Köyü bulunuyor. Kaleköy’ü gezerken sıcak olduğu için kalesine çıkmadık ama köyün içerisini gezdik ve el yapımı dondurmadan yedik. Kaleye en yakın olan yerde bir teyzenin yerinden yedik özellikle şeftalilisi çok güzeldi. Dönüşte de son olarak Yağlıca koyunda durduk. Turdan sonra çadırda biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için rezervasyon yaptırdığımız SpaghettiCi de lazanya ve arabiata soslu makarna yedik. Eğer hamur işi seviyorsanız dışarda da makarna yerim diyorsanız kesinlikle deneyin …Hem lezzetli hem de çalışanlar çok güler yüzlü. Yemekten sonra biraz daha kaş sokaklarında gezdik ve bir gün öncesinde gördüğümüz meşhur tava dondurması için sıraya girdik. İstediğiniz meyveler aromalar ile o esnada buz bir tavanın üzerinde hazırlanan bir dondurma çeşidi. Kaş’a özgü değilmiş ama ben ilk burada gördüm. Tadı ise dondurmadan ziyada soğuk meyve parçalarından oluşan bir yiyecek gibi. Yani benim dondurma zevkime pek uymadı açıkçası belki seçtiklerimizden dolayı olabilir. Dondurmamız bitene kadar sahilde oturduk daha sonra barların olduğu sokakta Dragoman adındaki bir bara oturup kokteyl içtik. Alkın Bloody Mary içti bence direkt domates suyu içseydi iyiydi 😊 ben de milyon dolar içtim ekşi ve tatlı güzeldi. Diğer gün kahvaltıdan sonra kalbim Kaş’ta kalarak buradan ayrıldık.
Yeni rotayı Fethiye’ye çevirdik ama bu yazıya burada bitiriyorum. Fethiye, Ekincik ve Bodrum yazısı için bir sonraki yazıya geçiniz…
Kişisel Not: Yolda olmayı özlemişiz.
Kişisel Kişisel Not: Evlendik daha çok  gezelim.
Kişisel Kişisel Not: Zeynep Bastık’ın yeni albümü bizim için yaz yol şarkıları oldu 😉

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir